Arjantin-2 🇦🇷

SALTA

Arjantin gezimizin 3. günü, 16 Şubat 2025. Sabah erken saatlerde kahvaltımızı yaptıktan sonra otelimizden ayrılıyoruz. Arjantin’in kuzey ucuna doğru yerel havayollarıyla yaklaşık iki saatlik bir uçuşun ardından Salta Eyaleti’ndeki Martín Miguel de Güemes Uluslararası Havalimanı’na iniş yaptık.

Yerel rehberle tanışma sonrası arabamıza binip Salta merkeze doğru yola çıktık. Havalimanı ile merkez arası çok kısa, 7 km kadarmış. Yolda anlatılanlarla ben de biraz devam edeyim…

Salta Eyaleti’nin başkenti olan Salta şehri, 16. yüzyılda (1582’de) İspanyol Kraliyeti’nin isteğiyle kurulmuş. Vali Francisco Álvarez de Toledo, Hernando de Lerma Polanco’ya Salta’yı kurması için emir vermiş. Böylece Salta, And Dağları’nın Lerma Vadisi’nde1185 metre yükseklikte kurulmuş. General Martín Miguel de Güemes, Arjantin Bağımsızlık Savaşı sırasında Salta’yı askeri üs olarak kullanmış. Bugün ise Arjantin’in en popüler turizm merkezlerinden biri. Tarihte bilinen ilk sakinleri İnkalar olan Salta’nın adı da onlardan geliyor. Salta La Linda, yani Güzel Salta anlamında. Burada da bir hikâye yakaladım sayılır… Bilirsiniz, severim.

Salta isminin nereden geldiği konusunda birkaç farklı hikâye, daha doğrusu rivayet var. En hoşuma gideni de şu oldu: Vaktiyle bu vadide o kadar çok küçük akarsu, doğal su yatağı ve bataklık varmış ki insanlar yürürken sürekli bir şeylerin üzerinden atlamak, zıplamak zorunda kalırmış. Bu yüzden bölgeye “zıplamak” fiiliyle ilişkilendirilen bir ad *Salta* verildiği söyleniyor. Bir diğer rivayet ise Aymara diline dayanıyor; Sagta kelimesi “güzel yer” demekmiş. Zamanla halkın dilinde döne döne bugünkü Salta hâlini almış. Hangisi doğru bilmiyorum ama ikisi de şehrin ruhuna hiç fena yakışmıyor doğrusu.

İnkalar Quichua dili konuşuyormuş (Keçuva diye okunuyor) ama etkisi zamanla azalmış. Arjantin’in güney kısmında daha yaygınmış. Günlük hayatta ise İspanyolca ağırlıkta. Çevrede daha çok Bolivya, Şili ve Peru’da Aymaraca konuşuluyormuş.

Salta, vilayet olarak başlangıçta Peru Valiliği’ne bağlıyken daha sonra yeni kurulan Rio de la Plata Valiliği’ne bağlanmış. İspanyollar döneminde ise 1700’lerde kurulan Salta del Tucumán eyaletine başkent yapılmış.

Merkeze geldik. Arabadan indik ve biraz yürüyüp, bir köşesinde çok güzel bir park bulunan küçük bir meydanın — bir nevi dört yol ağzının — olduğu yere geldik. Plaza 9 de Julio olarak anılıyor. Hava çok sıcak ama heyecanla etrafa bakınıyorum. Ortam o kadar keyifli ki… Etraftaki kafeler hem çok modern hem de tarihi dokuya uyumlu. Birçok koloni şehri gezdik; hepsinin ortak özelliği dönemden kalma mimari yapıyı hiç bozmadan korumak olmuş. Salta da bunlardan biri…

Rehberimiz, “Önce ilerdeki muhteşem yapıyı bir görelim, sonra park ve çevresindeki tarihi binaları size tanıtayım” dedi ve devam etti: Her köşede bir kilise görebilirsiniz, şaşırmayın. Çünkü Salta, Arjantin’in en dindar şehridir…

Köşedeki parkın yanından yukarı doğru çıkıyoruz. Parkın adı Plaza 9 de Julio. Salta’nın kalbi gibi… Hem şehrin buluşma noktası hem de tarihi dokunun başlangıcı. Bu parkın kenarından yukarı uzanan caddenin adı ise Caseros. Tarihi binaların pek çoğu bu cadde boyunca sıralı olduğu için Caseros Caddesi şehirde ayrı bir önem taşıyor.

Rehberimiz haklıydı. İlk fotoğrafta, parkın arka tarafından ağaçların arasından bir kilisenin kulesini fark ettim bile. Biraz daha yürüyüp ikinci fotoğraftaki dört yol ağzına gelince karşımda muhteşem bir kule belirdi. İyi bir fotoğraf için herkesten önce koştum. 😁 Salta’nın en süslü, en görkemli kiliselerinden biri olan San Francisco Kilisesi karşımdaydı…


San Francisco Bazilikası’nın renkleri o kadar çarpıcı ki hayran kalmamak mümkün değil. Fotoğraflara bakınız…

Salta şehri ilk kurulurken Fransiskenlere de bu bölge gösterilmiş ve “buraya yerleşin” denmiş. İşte bu bazilika ve çevresi, Fransiskenlerin Salta’daki ilk yerleşim yeriymiş.

Peki kim bu Fransiskenler derseniz; İtalya’nın Assisi kasabasında doğan bir rahip olan Aziz Francesco’nun kurduğu bir tarikata mensuplar. Felsefeleri çok sade: yoksul bir yaşam sürmek ve İncil’i özellikle fakir halka anlatmak. Unutmadan yazayım. Aziz İtalyan olduğu için Francesco yazılıyor, burada İspanyolca konuşulduğu için Aziz Francisco diye yazacağım. Zaten genelde öyleymiş.

Assisili Francesco’nun misyonerlik faaliyetleri için geldiğinde Salta’ya yerleştiği ve bu kilisenin temellerini attığı söyleniyor. Bugün gördüğümüz gösterişli San Francisco Kilisesi ise o ilk mütevazı yerleşimin, zaman içinde büyüyüp gelişmiş hâli. Geçirdiği yangınlar ve yıkımlar sonucunda aynı kilise üçüncü kez inşa edilmiş.

Pazar günüydü, gezemedik; geç kalmışız, 13:00’te kapanmış… Biz geldiğimizde saat 14:00’tü. Tekrar açılış saati 15:00. Kısmetten öte yol yok…

Kilisenin önündeki heykel, altta paylaştığım ilk fotoğrafta görülen; Fransisken tarikatının kurucusu olan St. Francis of Assisi’ye aitmiş. San Francisco Kilisesi’nin en dikkat çeken bölümü ise 54 metre yüksekliğindeki muhteşem çan kulesi; ikinci fotoğrafta görülebiliyor. Üst üste yerleştirilmiş dört ayrı kule gibi tasarlanan bu yapı, şehre uzaktan bile kendini gösteriyor. Kuledeki devasa çanın adı Campana de la Patria; bağımsızlık savaşında kullanılan topların eritilerek döküldüğü söyleniyor.

Hemen yanındaki bina — üstteki fotoğrafın sağında daha net görünen yapı — bugün bir manastır. Aynı zamanda çok değerli kutsal emanetlerin sergilendiği “Kutsal Sanat Müzesi” olarak da kullanılıyormuş.

Merkeze doğru inişe geçtik. Yol boyunca lüks sayılabilecek giyim mağazalarının vitrinlerine bakarak ilerlerken, 1926 yapımı sade mimarisiyle, Salta’nın sömürge dönemine ait en önemli yapılarından biri olan Cabildo de Salta’ya geldik.

Cabildo de Salta, 1821 ile 1880 yılları arasında hükümet binası olarak kullanılmış. İlk fotoğrafta gördüğünüz kule, binadan bağımsız olarak inşa edilmiş. Bunun nedeni, bugün artık yerinde olmayan ancak o yıllarda üzerinde bulunan ve İsa Kilisesi’nden sökülerek, halkın daha rahat görebilmesi için buraya yerleştirilen saatmiş. Bir dönem ticari nedenlerle satılan yapı, 1900’lü yıllarda hükümet tarafından yeniden satın alınmış; yapılan restorasyonun ardından Ulusal Tarihi Anıt olarak ziyarete açılmış.

Eustoquio Díaz Vélez, Salta eyaletinin askerî valisi olarak buraya atandığında ilk işi Arjantin Bayrağı’nı göndere çekmek olur. Ve Arjantin tarihine, binasına bayrak çekilen ikinci belediye binası Salta Cabildo’su olarak kaydedilir.

Cabildo’dan hemen sola dönünce küçük bir meydana çıkıyoruz. Burası, sömürge döneminin izlerini taşıyan Plazoleta IV Siglos. Meydanın ortasında yer alan heykel, Peru’nun 5. Valisi olan Francisco Álvarez de Toledo’ya ait. Hani yukarıda bahsetmiştim ya, Salta’yı kurması için Hernando de Lerma Polanco’ya emri veren vali… İşte o kişi. 👍 Heykel de, kentin kuruluşunun 400. yılı anısına1982 yılında dikilmiş.


Öğlen oldu, acıktık. Plaza 9 de Julio Meydanı’ndaki park da hemen yanımızdaydı. Azığımız yanımızdaydı; bir banka kurulduk. Karşımızda ise görkemiyle Juan Antonio Álvarez de Arenales Anıtı yükseliyordu.

Juan Antonio Álvarez de Arenales, Arjantin’in bağımsızlık mücadelesinde önemli rol oynamış seçkin bir generalmiş. Bir dönem Salta Valiliği de yapmış. Anıt, 1919 yılında merkezi hükümet tarafından açılmış. Kaidesi üzerinde, atı ile kuzey yönüne doğru konumlandırılmış. Anıtta yer alan kadın figürleri ise Bağımsızlık Yasası’nı imzalayan 13 eyaleti temsil ediyormuş.

Parkın etrafı önemli tarihi yapılarla çevrili. Biz parkın güney tarafından çıktık; tabelaya bakılırsa burası Bartolomé Mitre Caddesi. Alttaki fotoğrafta da göreceksiniz, son derece gösterişli binaların sıralandığı bir cadde burası.

Neler var derseniz; Amerikan Kültür Merkezi, alt katında hoş bir kafesi olan zarif bir bina, hemen yanında Continental Otel… Ve renkleriyle insanın dönüp bir daha baktığı, altında kulüp ve kafelerin bulunduğu harika bir yapı: MAAM. Türkçesiyle Yüksek İrtifa Arkeoloji Müzesi, kısaca herkesin dediği gibi MAAM. Açılımı: Museo de Arqueología de Alta Montaña.

Salta’dayız ama müze gezememe gibi bir durumumuz var ne yazık ki. Ayrıca fotoğraf çekmek yasak denince bütün hevesim de kaçıyor. Bu müze oldukça ilginçmiş; İnkalar’da da reenkarnasyon gibi tekrar hayata döneceklerine dair bir inanç olduğundan, bulunan cesetler cenin pozisyonunda gömülmüş… Ayrıca rehberimiz, “Camlı bir dolap içinde sadece bir çocuğun mumyalanmış hâlini göreceksiniz,” deyince biz de içeri girmekten vazgeçip anlatılanlarla yetinmeyi tercih ettik.

Kısa bir bilgi aktarayım: Llullaillaco Yanardağı’nda, genç bir kadın ve iki çocuk, bedenleri neredeyse hiç bozulmadan bulunmuş. Yapılan incelemelerde, bunların İnkalar’ın Capacocha adı verilen çocuk kurban törenlerine ait olduğu anlaşılmış. Hava ile temas ettiklerinde bozulmamaları için uzun uğraşlar verilmiş ve sonunda Salta’daki bu müzede, özel soğutmalı bir vitrinde sergilenmeye başlanmış. Alttaki sarı bina, ilk fotoğrafta gördüğünüz işte bu MAAM binası.

Hemen karşı caddede ise pembe rengiyle göz alan bir kilise var; ikinci fotoğrafta göreceksiniz. MAAM binasına biraz mesafeli olsa da iki kulesi de net biçimde seçiliyor. Ona birazdan daha yakından bakacağız… Önce bir görelim, sonra anlatırım.


Salta Katedrali; bana göre Salta’nın en güzel katedrali. Pembe rengi ve yaldızlı süslemeleriyle son derece göz alıcı. İtalyanlar tarafından 18. yüzyılda1882’de tamamlanan bu barok güzellik, Salta tarihindeki depremlerden nasibini almış. İlk yapımı 1582 yılına dayanıyor ve her yıkılışın ardından aynı yerde yeniden inşa edilmiş. Bizim Ayasofya’mız gibi. 1941 yılında Ulusal Tarihi Anıt ilan edilmiş.

İkiz kulelerinden, fotoğrafa göre sol taraftakinde bir saat, sağ taraftaki kulenin iki katında ise çanlar var. Girişi bu kez yan taraftaydı; ancak biz içeri girmedik.

Katedral aynı zamanda bir bazilika, yani kutsal emanetleri barındırıyor. İçeride bazilikayı gezen arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarı ile Çarmıha Gerilmiş İsa ve Meryem Ana heykelleri varmış. Ayrıca Arjantin’in kahramanlarından Martín Miguel de GüemesÁlvarez de Arenales ve Arvarado’nun külleri de burada saklanıyormuş.

Salta’nın oldukça dindar bir şehir olduğunu söylemiştik; halkın büyük çoğunluğu Katolik. Katedral Vatikan’a bağlı ve piskoposlar da doğal olarak Vatikan tarafından atanıyor.

Bu güzel katedralin hemen yanında, fotoğrafta da göreceğiniz, ahşap cumbasıyla dikkat çeken bir yapı bulunuyor. (Balkon ise ben balkona benzetemedim doğrusu.) Burası piskoposun sarayı. Papa II. John Paul1987 yılındaki ziyaretinde bu cumbadan halka seslenmiş. Ardından da ona ithafen hemen önüne heykeli dikilmiş.

İkinci fotoğraf, bazilikanın arkasında, Belgrano Caddesi üzerinde bulunan Katedral Müzesi’ni gösteriyor. Önünde, kucağında bir çocukla Meryem Ana heykeli var. Altında “Barış Kraliçesi, bizim için dua et” yazıyor. Salta, güçlü depremler yaşamış bir şehir. Meryem’in mucizesine inanıyorlar. Onu da öğrendim, hemen yazayım.

Bilir misiniz, mucizeleri, hikâyeleri severim; bulursam da kaçırmaz, yazarım.

Evet, Salta’da depremlerle ilişkilendirilen mucizevi bir inanç hikâyesi var. Her şey 1592 yılında, kuzeyde bir eyalet olan Tucumán Piskoposu’nun, Salta Kilisesi’ne gönderdiği bir hediyeyle başlıyor.

İspanya’dan gönderildiği söylenen Çarmıha Gerilmiş İsa ve Meryem Ana İnmaculada (günahtan arınmış demekmiş) heykelleri… Bu heykeller tahtadan yapılmış ve kimsenin bilmediği bir şekilde sandık içinde Amerika’ya gelmişler. Rivayet bu ya, sandıklar daha sonra Peru’daki bir limana denizden yüzerek ulaşmış. Tam bir mucize… Zira onları hangi geminin getirdiği bilinmiyor.

Heykeller uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından, Tucumán Piskoposu tarafından Salta’ya ulaştırılıyor. Ancak neredeyse yüz yıl boyunca, kilisenin bir köşesinde, fazla ilgi görmeden kalıyorlar.

1692 yılına gelindiğinde ise şehir art arda şiddetli depremlerle sarsılıyor. Yakınlardaki bir kent tamamen yıkılıyor; Salta’da da korku ve panik hâkim. Tam bu günlerde, kilisenin ana sunağında yüksek bir yerde duran Meryem Ana heykeli, düştüğü yerde, hiçbir şey olmamış halde bulunuyor. Yüzü ve elleri zarar görmemiş ama rengi solmuş; sanki acı çekmiş gibiymiş.

Heykel bir evde sabaha kadar dualarla bekletiliyor. Ertesi gün kilisenin önüne çıkarılıyor ve halkın gözü önünde yüzünün rengi değişmeye devam ediyor. İşte o andan sonra halk ona Virgen del Milagro- Mucizeler Meryem’i demeye başlıyor.

Rivayet bu ya; kilisenin Cizvit papazı, gördüğü bir rüyada, saygıda kusur ettikleri İsa heykelini köşede unuttuklarını, halkın görmesi için şehirde bir tören alayıyla dolaştırmadıklarını fark ediyor. Depremlerin sürmesini de buna bağlıyor. Eğer bu değeri verirlerse, Meryem Ana’nın İsa’ya yakarışıyla Salta’nın kurtulacağına dair bir işaret aldığını, adeta bir vahiy gibi kabul ediyor.

Çarmıhtaki İsa heykeli kiliseden çıkarılıyor. İsa ve Meryem heykelleri birlikte, dua ve yakarışlarla sokaklarda dolaştırılıyor. Ve tam da bu sırada, depremler duruyor. Mucize gerçekleşmiştir.

O günden sonra bu inanç hiç kaybolmuyor. Hatta bugün hâlâ, her yıl 15 Eylül’de, yüz binlerce insan Salta sokaklarında bu iki kutsal heykelin ardından yürüyormuş. Mucizeler Meryem’i, artık sadece bir dini figür değil; Salta’nın sonsuz koruyucusu. 🌟🌟

Biraz da Salta’nın Arnavut kaldırımlı sokaklarını gezelim dedik. Arnavut kaldırımlı sokakları oldum olası sevmişimdir. Bana hep eski İstanbul’u, Üsküdar’ı ve rahmetli babaannemi hatırlatır. Caseros Caddesi boyunca aşağıya doğru yürüdük. Çok güzel evler var ama havadaki elektrik vb. teller yüzünden etraf pek görünmüyor. 😁 Aynısını Hindistan’da da yaşamıştık. Vitrinlerde ise çok güzel kıyafetler vardı.

Devam ediyoruz… Fazla gidemeyeceğiz galiba; Salta’da daha görülecek yerler varmış. Son fotoğraflarımı ekleyeyim. Baştaki güzel bina bir bankaymış. Yerel bir otobüs gördüm, onu da kaçırmadım. Sokaklarda genelde turistler var, yerli halkı pek göremedim. Muhtemelen pazar günü oluşu ya da havanın çok sıcak olması etkilemiştir. Ben de halktan bir kadın görünce kaçırmadım; son fotoğrafımda o da var. 😊

Artık buluşma yerine doğru giderken, aşağıda eklediğim fotoğrafta sonradan dikkatimi çeken bir heykel çok hoşuma gitti. Kafeye doğru, arkası dönük oturmuş. Ne için konmuş olabilir? diye düşündüm. Yakından da bir kare aldım. Omzu, başı ve eli parlamıştı 😁 Ben de hemen bir yorumda bulundum: Oturmuş, hayatı seyrediyor; acele yok, bereket var. Evet, neden olmasın… biraz hayal edelim yeter. 😉

Evet, buluşma yerine geldik. Arabamız gelmiş; bindik. Yolda bir tarihi kilise daha var. Birkaç kare aldık.

San Bernardo Katedrali–Manastırı; Bazı binalar vardır, içine girmesen bile sana bir şeyler fısıldar. İşte burası onlardan biri. Salta’nın en eski yapılarından… Yüzyıllar boyunca inziva yeri olmuş, hastane olmuş; deprem görmüş, yıkılmış, yeniden ayağa kalkmış.


Önce Aziz Bernard’a adanmış küçük bir sığınakmış. Yanına bir hastane eklenmiş, sonra 1692 depremi gelmiş… Yıkmış ama tamamen silememiş. Yavaş yavaş onarılmış; kapıları kapanmış, yeniden açılmış. İsimleri değişmiş ama ruhu kalmış.

19. yüzyılda Karmelit rahibeler gelmiş, yapı bu kez bir manastıra dönüşmüş. Bugün gördüğümüz kapı ise sanki bütün bu yaşananları hatırlatmak ister gibi: 1762’den kalma, keçiboynuzu ağacından oyulmuş, sessiz ama vakur. Salta’da bazı yapılar süslü, bazıları gösterişli olsa da San Bernardo hâlâ burada ve hâlâ içinde rahibeler yaşıyor

Evet, arabamıza bindik. Salta’nın bu tarihi güzelliğini bir de tepeden görelim diyen rehberimizle yola devam ediyoruz. Çok uzak değil; sadece 4 km. Teleferikle de çıkılabiliyor, tabii yürüyerek de mümkün… Şayet bin küsur basamağı göze alırsanız. Bizim öyle geniş bir zamanımız yok; arabayla çıkıyoruz. 😁Hava kapatıyor, 🌥️ yağmur gelecek gibi. Yoldan görüntülerle devam edelim. Salta’nın dış mahallelerinden bir kare. Teleferik 🚠 de göründü bile.

Hayli dolambaçlı yollardan geçerek nihayet San Bernardo Tepesi’ne çıktık. Şehrin gürültüsü buraya kadar çıkamıyor; sanki sesler yolda yorulup kalmış. 

Ağaçlıklı, şehrin sıcağından kaçıp serinlemek için harika bir yer. Yapay bir de şelale yapmışlar. Salta’nın şairlerinden Emilio Vinals’ın Salta için yazdığı çok güzel bir şiiri de panoya asmışlar.

Ama önce ben size Gaby Morales ft Lazaro Caballero’dan *LA LİNDA* dinletmek istiyorum. Seveceğinizden eminim ritmi çok güzel. Salta’ya yakışan bir şarkı.

       Birkaç dize paylaşayım bakınız ne kadar kalpten. 

Rüzgarda uçuşan bir samba ezgisi duyduğumda

Herkes ona “La Linda” diyor.

Gururla ona şarkı söylemek istiyorum.

Sevgiyle sesim ona şarkı söylüyor

Beni ayırabilecek hiçbir mesafe yok Bu sevgili topraktan

Seni göğsümde hissedersem Ezgimi gururla savunurum….

Bu sambayı bugün ona vermek istiyorum

Salta’ma, “La Linda”ya… 💞 💞 💞

Salta’yı anlatırken “zıplamak” ile özdeşleştirmiştim ya… Şair de aynen öyle söylüyor: “Zıpla güzel Salta”

Panodaki şiir, Emilio Vinals’ın *“Salta la Linda”*sı… Daha başında Salta’yı, dünyayı dolaşan herkese seslenerek anlatıyor. Bu topraklara yolu düşen gezginin; vadilerle, dağlarla, yeşillikle, inançla, emekle ve geçmişle yoğrulmuş bir şehre geldiğini söylüyor. Salta’nın sokaklarını, demir işlemeli balkonlarını, tepelerden doğan güneşi, şehrin üzerine eğilen dağlarını tek tek hatırlatıyor.

Şiirin sonlarına doğru ise söz bize, yani Dünya gezginlerine dönüyor. Salta’nın aceleyi sevmeyen dinginliğinin, insanın yorgun ruhunu onardığını; buradan ayrılırken bakışlarımızda bir veda, içimizdeyse bir huzur kalacağını fısıldıyor. Ve diyor ki: İşte bu yüzden Salta’ya “Salta La Linda”, yani Güzel Salta deniyor.

Teleferikle çıkanları izleyip biz inişe geçiyoruz. Salta aşağıda, hiç acele etmeden yayılıyor. Evler sakin, sokaklar birbirine sokulmuş; yollar sanki yine Plaza 9 de Julio’ya varıyor. Yeşilin kucağındaki vadi ve sessizliği tamamlayan mezarlık…

Tepeden bakınca insanın içindeki telaş da geride kalıyor. San Bernardo’nun hediyesi manzara değil; dinginlik.

Son bir durak, Salta yazısının önünde bir anı fotoğrafı… 🥰

Gün bitmedi ama bu şehirle vedalaşıyoruz.

Yol bizi şimdi Jujuy’a çağırıyor. Jujuy’da görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalın diyorum. 💞💞💞


ARJANTİN-1 🇦🇷

BUONES AİRES,

Bu kez gezimizin rotasında dört ülke var: Arjantin, Bolivya, Peru ve Kolombiya. Yazıma, daha önce de gidip âşık olduğum; tangosuyla, Maradona’sıyla ve sıcak insanlarıyla kalbimde ayrı bir yeri olan ArjantinBuones Aires ile başlıyorum. 😍

Uçak yolculuğu uzundu ama artık uzun mesafelere alışkınız, bu yüzden pek zorlanmadık. İlk durağımız 12 saat 56 dakika sonra ulaştığımız São Paulo idi. Aktarmalı uçuş olduğu için uçaktan indirilmedik; “Bir saatlik bekleme” dediler ama yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Sonrasında Buenos Aires’e ulaşmak için 4 saatlik bir uçuş daha bizi bekliyordu. Geldik Arjantin’e. 🇦🇷

Varışta bizi yerel rehberimiz karşıladı. Ancak gümrük geçişi biraz uzun sürdü; bazı arkadaşların işlemleri uzayınca, valiz beklerken sabrımız da epey sınandı. 😅 Bu sırada ben de boş durmadım, havalimanının birkaç fotoğrafını çektim.

Resmi adı Ministro Pistarini Uluslararası Havalimanı olsa da, herkes onu Ezeiza Havalimanı ya da Buenos Aires Havalimanı olarak biliyor. Arjantin’e ilk geldiğimiz 2008 yılında da aynı havalimanına inmişiz. Aslında Buenos Aires turu bizim için anıları tazeleme gezisi olacak.

Şimdi fotoğraflara bakınca hem Ezeiza’nın değişimini hem de fotoğraf makinelerinin gelişimini görmek mümkün! 📸

Arjantin-Ministro Pistarini Havalimanı
Arjantin-Ministro Pistarini Havalimanı (Ezeiza Havalimanı)

Dile kolay, Türkiye’den ayrılalı tam 20 saat geçmişti. Uçağın ardından bizi bekleyen otobüse bindik. Havalimanı şehre yaklaşık 35 km uzaklıkta olduğu için, bir yarım saatlik yolumuz daha var. Artık yorgunluk had safhadaydı ve nihayet otele ulaştık.

Ertesi sabah güzel bir kahvaltının ardından, dışarıda gezi arabamızı beklerken biraz Arjantin’den bahsetmeliyim. Güney Amerika’nın güney ucunda, kıtaya hem Avrupa’dan hem de yerli kültürlerden izler taşıyan büyüleyici bir ülke… Bugün yaklaşık 40 milyonu aşan nüfusunun büyük kısmı İtalyan ve İspanyol kökenli. 1900’lü yıllardaki savaşlar ve ekonomik zorluklar nedeniyle Polonya’dan Rusya’ya, hatta Suriye’den gelen göçmenler bile bu topraklara karışmış. Hal böyle olunca Arjantin, Latin Amerika’nın en “Avrupai” ülkesi olarak anılmayı da hak ediyor.

Resmi dil İspanyolca, sokaklarda ise melodisi biraz daha farklı—kendilerine özgü bir Arjantin İspanyolcası konuşuyorlar. Ülkede kullanılan para birimi Peso; Türk Lirası karşısında oldukça düşük değerde- 1 peso 0,030 TL.

Arjantin… Hem kalabalık şehirlerdeki tango ritmiyle hem de uçsuz bucaksız Patagonya manzaralarıyla insanı içine çeken bir memleket. Ve işte tüm bu kültürel mozaiğin kalbinin attığı yer: Buenos Aires. Sadece Arjantin’in başkenti değil, aynı zamanda ülkenin ruhu, sesi, dansı…

Buenos Aires’in 17 yıl sonraki halini keşfe başlamak için sabırsızlanıyorum. Arabamız henüz gelmeden etrafı gözden geçiriyorum. Tam karşıda zarif bir kilise dikkatimi çekti. Rehberimizden öğrendiğime göre, burası Katolik Santo Domingo Kilisesi ve Manastırı. Aşağıda ikinci fotoğrafın üzerine tıklarsanız sol kulede sanki mermi izleri gibi görünen, ama aslında çukur değil, çıkıntılı tıpa benzeri izleri fark edeceksiniz. Sonradan araştırdığımda gerçekten mermi izleri olduklarını öğrendim.

1800’lü yıllarda İngilizler Buenos Aires’i ikinci kez işgale kalkışıyor. Tarihe Santo Domingo Savaşı olarak geçen bu olayda yerel kuvvetler bu kuleye sığınmış. İngiliz top atışları kuleye zarar verince, savaş sonrasında yapılan restorasyonda o izler “anı kalsın” diye kapatılmamış, sadece ahşap takozlarla doldurulmuş. 👍

Arabamız geldi, yola devam ediyoruz. Rehberimiz, “Bir saatlik güzel bir tekne gezisi sizleri bekliyor, ama yolumuz biraz uzun — yaklaşık bir buçuk saatlik bir mesafe var,” dedi. Bu arada Bounes Aires ile ilgili bilgileri de bizimle paylaştı.

Bounes Aires; Bana göre Arjantin demek Bounes Aires demektir. Ülkenin başkenti ve 23 eyaletin en büyüğüdür. İlk kez geldiğimiz 2008 yılından beri zamana uyan gökdelenleri haricinde çok da fazla bir değişiklik yok gibi. Atlantik’in kıyısında kurulmuş bir liman şehrinin adı da “Güzel Hava” anlamına geliyor.

Neyse şehrin tarihi elbette çok eski. Kuruluş hikâyesi tam bir azim öyküsü aslında. 1500’lerin ortasında İspanyol kâşif Pedro de Mendoza tarafından kuruluyor ama yerlilerle yaşanan çatışmalar yüzünden şehir kısa sürede terk ediliyor. Yıllar sonra, 1580’de Juan de Garay geliyor ve şehri yeniden kuruyor. İşte bugünkü Buenos Aires’in temeli o zaman atılıyor.

Koloniyal dönemde uzun süre İspanyol sömürgesi altında kalan bu güzel şehrin de her şehir gibi bir kader anı var. Buenos Aires’in dönüm noktası da 1871 yılına denk düşer. O yıl şehir, tarihin en yıkıcı sarıhumma salgınıyla sarsılır. Sokaklar sessizleşir, insanlar kuzeye—o dönem neredeyse boş olan Recoleta ve Belgrano bölgelerine—göç eder. İşte bugün şehrin en zarif semtleri olarak bildiğimiz o bölgelerin temeli o yıllarda atılır.

Sonrasında Avrupa’dan özellikle de İtalya ve İspanya’dan büyük göçler alıyor. Bu göçlerle birlikte şehir bambaşka bir kimliğe bürünüyor: Tangonun doğduğu, kafenin kültüre dönüştüğü, sanata düşkün bir şehir… Bugün Buenos Aires, Latin Amerika’nın en Avrupalı şehri olarak anılıyor. Ama her köşesinde hâlâ Güney Amerika’nın o sıcak, içten ruhunu hissediyorsunuz. 💞

Bizim panoramik şehir turumuz da devam ediyor. Solumuzda Plata nehri, sağımızda binalar… Madero boyunca ilerlerken dikkatimi çeken, 1850’lerden beri Buenos Aires’in simgelerinden biri olan tarihi bina oldu. Alttaki ilk kare. 1910 yılında Gümrük Binası olarak kullanılan yapı, o yıldan sonra “korunması gereken tarihi anıtlar” arasına alınmış.

Av. Madero boyunca giderken bir anda rehberimizin sesi duyuldu: Sağınıza bakınız “Casa Rosada — Pembe Ev!” karşınızda…

Ama aramızda Colon Parkı var, Casa Rosada bizden epey uzakta kalıyor alttaki ikinci kare. Vaktiyle Arjantin’in Cumhurbaşkanlığı Sarayı olan bu güzel pembe bina, bugün devlet dairelerini barındırıyor. Cumhurbaşkanının yeni konutu ise şehrin kuzeyinde.

Casa Rosada‘nın ünü, Evita Peron’un 1940’ların sonlarında ve 1950’lerin başlarında burada yaptığı balkon konuşmalarından geliyor. Evita, ülkenin en sevilen figürlerinden biri. Güçlü, halkına yakın, yoksulları ve kadın haklarını savunan bir kadındı. Arjantin’in kalbinde hâlâ çok özel bir yeri var.

İngilizler zamanından kalma demiryolundan geçtik devasa gökdelenleri ile Bounes Aires’in en lüks semti Puerto Madero’dayız.

Altta paylaşacağım ilk fotoğraf, şehrin tam merkezinde, gökdelenlerin hemen önünde yer alan atlı bir heykel. Bu heykel, Cordoba eyaletinin ilk valisi olan, Arjantin iç savaşlarına katılmış general ve siyaset adamı Juan Bautista Bustos’a ait.

İkinci fotoğraf, Arjantinlilerin Torre de los Ingleses (İngilizler Kulesi) olarak andığı saat kulesi — yani Retiro Tarihsel Anıtı. İngilizler, Arjantin’in Mayıs Devrimi’nin yüzüncü yılı anısına bu kuleyi Buenos Aires’e hediye etmişler. Üzerindeki saat ise ünlü Big Ben’in küçük bir kopyasıymış.

Son fotoğraf ise Arjantin’in en prestijli kurumlarından biri: Buenos Aires Üniversitesi. 1800’lü yıllardan bu yana eğitim veren köklü bir üniversite. Hadi şimdi birlikte fotoğraflara bakalım. 📸 Tıklayarak. 😉

Arabadan inip çevreye bakarken, “İşte Buenos Aires burası!” dedim. Arjantin’in ünlü bölgelerinden Recoleta’dayız. Karşımda, rengarenk çiçekli ağaçlarıyla yemyeşil bir park uzanıyor. Burası Plaza Rubén Darío — yani Darío Meydanı.

Son teknoloji oyun alanları, koşu parkurları, çocuklar için kum havuzlarıyla dolu, hayli büyük ve yaşayan bir meydan burası.

Hemen yanı başında bir meydan daha var — ve tam ortasında inanılmaz güzellikte metal bir Lotus çiçeği: Floralis Genérica. Meydanın adı da Plaza de las Naciones Unidas — yani Birleşmiş Milletler Meydanı.

Floralis Genérica, Buenos Aires’in modern yüzüyle doğanın zarafetini buluşturan harika bir sembol bence… Bu dev çelik Lotus’u ilk kez 2007 yılında görmüştüm. O zamanlar programda olmadığı için otobüsten inip yakından fotoğraf çekememiştim. Meğer kısmet 17 yıl sonraya, 2025’e imiş. 🌺 O yıllarda bu çiçek sabahları açılır, akşamları kapanırdı. 🌅🌙

Ama şimdi yeniden gördüğümde fark ettim ki artık hem taç yaprakları azalmış hem de sabitlenmiş. Araştırınca öğrendim ki, bir fırtına sonrası çiçeğin iki yaprağı ve ortasındaki başçığı kopmuş. Zaman çiçeği durdurmuş gibi… Ama güzelliğinden hiçbir şey eksilmemiş. 💫 Yanılıyor muyum?

Anı fotoğrafları, selfieler çekildi… Yola devam! Gideceğimiz yer, Tigre Deltası’nda yer alan aynı isimli Tigre Şehri.

Tigre Şehri; Tigre, İspanyolca’ da “kaplan” anlamına geliyor. Bölgedeki küçük bir derenin adı da Tigre’ymiş. Rivayete göre, çok eskilerde burada gerçekten kaplanlar yaşar ve hatta avlanırmış; şehrin ismi de buradan gelmiş.

Bir zamanlar küçük bir köy olan Tigre, tarih boyunca birkaç kez fırtına ve sel felaketiyle yıkılmış. En büyük yıkım 1800’lü yıllarda yaşanmış. Küçük Tigre Deresi taşkınlarla nehre dönüşünce, liman da yönünü buraya çevirmiş. Böylece göçler başlamış, ticaret canlanmış ve bugünkü hareketli Tigre ortaya çıkmış.

Şehrin güzel bir istasyonu var. 1865’te ilk atlı trenlerin Buenos Aires’ten Tigre’ye gelişiyle, delta artık kente bağlanmış. O atlı trenleri filmlerden hatırlarsınız. 😄 Beraberinde İngilizleri ve onlara ait tüm sporları da getirmişler: kürek, çim hokeyi, ragbi vb.…

Ve tabii artık her şehirde görmeye alıştığımız, önünde selfie çekilen kocaman şehir logosu da burada bizi karşılıyor. İlk kare Tigre’nin istasyon binası — 1996 yılında yapılmış. 2008’de böyle uygulamalar yoktu. 2025’te TİGRE tanıtım yazısını bulunca 😍 Bizim de “anı fotoğrafımız eksik kalmasın” dedik 🫶

Birkaç dere ve nehrin çevrelediği bu bölge, Buenos Aires’in kereste ticaretiyle tanınan en önemli “partido”larından biri. (Partido, yalnızca Buenos Aires Eyaleti’ne özgü bir alt idari bölge.) Bugün Tigre, tıpkı bizim Kuşadası ya da Çeşme gibi, hafta sonları şehirden kaçanların uğrak noktası. Özellikle de kürek sporunun kalbi sayılıyor. 🚣‍♀️

Nehir gezisi için motor beklerken hemen yanı başımızda bir kürek kulübü olduğunu fark ettim; nehirde süzülen sporcular da çoktan vizörümdeydi.

Rehberimize göre, burası tıpkı İstanbul Boğazı gibi—yalıların sıralandığı ama daha çok suyun içinde yaşanan bir yer.

Altta paylaştığım kareler; bineceğimiz motorlar, karşı kıyı ve gezimizin başlangıcından Tigre Nehri’nin genel görünümü.


Yıllar öncesi gibi, Tigre Nehri’nin suyu hâlâ o tanıdık çamur renginde; evlerin bahçeleriyle neredeyse iç içe akıyor. Gerçek bir kürek sporları merkezi olduğu belli—her köşede kürekçiler var.

Ama asıl göz kamaştıran yapı, ilk fotoğrafta uzaktan görülen o muhteşem kulüp binası. Biz epey uzaktan geçtik ama siz büyütüp detaylarına bakın derim. Diğer 2 fotoğraf 2008-2025 arasında hiç fark olmadığının resmidir. Küçük yerlerin böyle bir güzelliği var.

Ve artık Tigre Nehri’nde motor gezimiz başlıyor. Bakalım su üstünden şehri izlemek nasıl bir his olacak? Elbette bizim için ilk değildi…

Neyse, evlerden önce karşımıza çıkan terk edilmiş, neredeyse iskeleti kalmış bir yolcu vapuru oluyor. Zamanın bıraktığı bir hatıra gibi… Az ilerisinde daha geniş bir marina ve çevresinde restoranlar uzanıyor.

Sonra gözüm dev bir dönme dolaba takılıyor: Tigre Eye-benim yorumum, belli ki Londra’daki London Eye’dan ilhamla yapılmış diyeceğim ama artık birçok şehirde sıkça rastlanır oldu. 😄 Hemen yanında, nehir kenarına Jurassic Park misali sıralanmış tarih öncesi hayvan heykelleriyle Parque de la Costa-eğlence parkı. Renkli, hareketli, tam bir çocuklu aile cenneti gibi. Görünüşe bakılırsa roller coaster bile var!

Son karede ise suyun üzerinde hızla süzülen jet ski yapan gençler… enerji tavan!

Nehir boyunca etraf yemyeşil ve sessiz; şehir gürültüsüne motorun gürültüsü karışıyor. Çimler içinde bazen lüks bazen çok eski evler. Her evin önünde, derme çatma da olsa bir iskelesi var. Alış verişlerini nehirdeki yüzer marketlerden yapıyorlar. Yolcu alan küçük motorlara da yine bu iskelelerden biniyorlar. Her ev farklı, her bahçe ayrı güzel.

O kadar çok ki size biraz fotoğraf ekliyorum. Tigre Nehri’nde ilerledikçe çevre daha canlı ve renkli bir hâl aldı. Altta paylaştığım; ilk kare yanımızdan hızla geçen nehir yolcu motoru; sanki şehrin minibüsü gibi, sürekli bir yerlere yolcu taşıyor. İkinci kare; antrenman yapan kürekçiler. O kadar uyumlu hareket ediyorlardı ki, sanki suyun üzerinde kayar gibi. Son karede küçük bir çocuk ve köpeğiyle oynuyor baba evlerinin önündeki iskelenin ucunda kanodaki arkadaşlarıyla konuşuyor. Sanki tüm gün orada vakit geçiriyorlarmış gibi sakindi ortam. Nehir hayatı gerçekten başka bir ritimle akıyor.

Bir kısmı slayt olarak altta ekledim beğeneceğinizi umuyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir süre sonra tekne, Tigre’nin diğer kollarından birine döndü. Bu bölgede evler biraz daha bakımlı ve düzenli. İlk kare kıyıda sabah sporunu yapanlar, koşu bandı yerine nehir kenarını tercih etmiş gibi. Manzara eşliğinde spor yapmak bence muhteşem. İkinci kare Tigre Belediye binası. Kısa bir yolculuğun ardından, kıyıda ihtişamıyla hemen fark edilen Tigre Sanat Müzesi (Museo de Arte Tigre) karşımıza çıktı. Neoklasik tarzıyla gerçekten çok zarif bir bina.

Tekne turunun ardından güzel bir köprüden karşı kıyıya geçtik. Kısa bir yürüyüşle Baruc Resto Bar’a doğru ilerledik. Yolda hediyelik eşya tezgâhlarının arasından geçtik; el yapımı küçük objeler, Magnetler, ahşap çalışmalar… Hepsi rengârenk ve çok sevimliydi. Bir sokak satıcısının önünden geçerken makinam çoktan görüntüyü işlemişti. Bakınız harika değil mi? Bisikletinin arkasına koyduğu sepetinde bizim tulumba tatlısından satıyordu. 🤤

Baruc’a vardığımızda önce küçük bir mola verdik. Burada meşhur empanada’lardan söyledik. Bizim çiğ böreğin boyut olarak küçük, iç harç olarak biraz daha farklı bir versiyonu gibi. Sıcak sıcak geldiğinde gerçekten çok lezzetli oluyor.

Masaların birinde dikkatimizi çeken renkli tahta bir kule vardı. Hemen öğrendim tabii ki bu, Jenga’nın el yapımı bir versiyonuymuş. Müşteriler sohbet ederken ya da sipariş beklerken oynasın diye masalara koymuşlar. Ben de görünce fotoğrafını çektim tabii. Bardaki kadın yerel rehberimiz Bayan Martu’ydu. Çok konuşkan ve sevecen bir insandı. Sağolsun tüm gezi boyunca bana yardımcı oldu.

Tigre turumuzun ardından tekrar otobüse geçip Buenos Aires’e doğru yola çıktık. Nehir kıyısının sakinliği geride kalınca, şehir trafiği ve hareketi yeniden kendini hissettirdi. Yaklaşık bir süre sonra vardığımız yer, Buenos Aires’in en renkli, en karakteristik semtlerinden biri olan La Boca oldu.

La Boca; Riachuelo nehri‘nin Rio de la Palata’ya açıldığı yerden *Boca- yani ağız* anlamındadır. Şehrin belki de en fotojenik bölgesi. Rengârenk boyanmış teneke evleri, her köşede karşınıza çıkan duvar resimleriyle tam bir açık hava sahnesi gibi. La Boca’ya adım atar atmaz insanın gözleri ister istemez etrafa kayıyor; her köşe ayrı bir hikâye anlatıyor. Çoğunlukla İtalyan göçmenlerin yerleşim alanıymış. Hatta İtalyan göçmenlerin geldiği gemi ve başka batık gemilerden topladıkları malzemelerle evleri inşa etmiş, artık boyalarla da böyle renkli boyamışlar. Ah tabii tango gösterisi düzenleyen kafeleri unutmadan gezelim.

Arabadan indiğimiz yer Araoz De Lamadrid caddesi.

2008’de ilk geldiğimizde çektiğim fotoğrafları da eklemek istedim. Aradan geçen yıllara rağmen yapıların büyük kısmı aynı; sadece daha renkli ve daha turistik bir hâle bürünmüş. Alttaki fotoğraflara üzerine tıklayınca göreceksiniz ilk karede de diğerinde de Maradona yanında Eva Peron diğer kişi tango tarihinin en önemli zatı, *El Mudo* diye anılan tango şarkıcısı Carlos Cardel.

Hemen yanı La Boca’nın en bilinen yeri olan Caminito Sokağındayız. Girer girmez o canlı atmosfer hemen kendini gösteriyor. Rengârenk boyanmış evler, eski teneke yapıların üzerine eklenmiş balkonlar, balkonlarda ünlülerin maketleri her köşeden yükselen müzik sesleriyle burası adeta küçük bir açık hava müzesi gibi.

Evlerin renkleri gerçekten dikkat çekici. Bir başka rivayete göre eskiden limanda çalışan işçilerin artan boyaları kullanarak evlerini boyadıkları söyleniyor. Bugün ise bu renkler La Boca’nın simgesi hâline gelmiş durumda. Her adımda ayrı bir ton, ayrı bir detay var.

İşte aşağıdaki fotoğraflar eski ile yeni balkon görüntüsü. Maradona’yı her yerde kullanarak ölümsüzleştirdikleri gibi iyi de rant sağlıyorlar.

Sokakta dolaşırken karşınıza mutlaka birkaç tango yapan çift çıkıyor. Kısa bir gösteri yapıp fotoğraf çektirmek isteyenlerle poz veriyorlar. Turistik ama keyifli; bölgenin enerjisine çok yakışıyor. Bir karşılaştırma daha, kafe aynı ama 2025 yılının farkı muazzam. Renklerin güzelliği…

Sokak boyunca küçük sanat dükkânları, resim tezgâhları ve el yapımı ürünler satan standlar da var. Caminito hem kısa hem de dolu dolu bir sokak; birkaç dakikada gezilecek gibi görünse de insan kendini sürekli fotoğraf çekerken buluyor. Bende tango yapanlara bayıldım şuraya bir slayt gösterisi daha koyayım, tango severlere…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sırada ara sokak var… Girdim; 2008’de tam karşıda ne vardı pek seçilmiyor. Sadece girişin fotoğrafını çekmişim alttaki ilk fotoğraf. Şimdi seçemediğim o yerde akordeon çalan bir adam ile büyük kuklası var. İznini alarak çektiğim fotoğrafımın doğal olması için çalmaya devam etmesini rica ettim diğer fotoğraflar. Ne kadar güleç bir insan.

Girişteki grafitiler değişik ve hala çok güzel. 

Hemen yandaki merdivenlerden yukarı çıktık. Çıktık diyorum zira 2008 de gittiğimizde üst kattaki stüdyoya çıkamamıştım bugün şanslıyım  yerel rehberimiz Marta hanım elimden tutup beni yukarı çıkardı. Sokaktaki renk cümbüşü yukarıdan daha da güzel görünüyor. Önce manzaranın hakkını verelim…

Sonra, yıllar önce içimde ukde kalan o stüdyoyu ziyaret ettik. Marta sağ olsun, bu kez atölyenin sahibi ressam Marta Grosso ile tanıştırdı.

Görsel sanatçı–ressam Marta, yalnızca ülkesinde değil dünyada da tanınmış bir isim. Eserleri; Brezilya, Danimarka, ABD, Japonya, Kore, Fransa, İngiltere ve Rusya gibi birçok ülkedeki özel koleksiyonlarda yer alıyor.

İznini alarak çalışırken fotoğrafladım. Normalde kimseye izin vermediğini söyledi ama blogger olduğumu ve yazımda paylaşmak istediğimi duyunca “Zevkle!” dedi. Ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz. Kartını da aldım; yazımı yayınladığımda ona da göndereceğim.

Caminito caddesinin sonunda bu şık giyimli kızlar vardı. Fotoğraflarını çekmeme izin vermediler çünkü insanlarla birlikte tango pozu vermeleri için ücretli fotoğraf çekimi yapıyorlardı. Ben de yine fark ettirmeden birkaç kare aldım.

Serbest zamanın bitmesine az kalmıştı; yakınlardaki bir bara uğradık. Ambiyans gerçekten çok güzeldi. Duvarlarda barı ziyaret eden ünlülerin fotoğrafları ve eski gazete kupürleri asılıydı.

Caminito’nun Lamadrid caddesiyle kesiştiği yerde çok güzel duvar resimleri var. Biraz aceleyle Lamadrid caddesi boyunca yürüdük. Güzel bir mural-duvar resmi gördüm. Bölgede yaşanmış ağır bir yangının söndürülmesinde görev almış gönüllü itfaiyecilerin anısına resmedilmiş. Sokak üzerinde zaten gönüllü itfaiyecilerin bir küçük anıtını görmüştüm.

2008 yılında bu duvarda Boca Juniors’un resimleri varmış. Bugün yangın sahnelenmişti. Anıtın altındaki tabelada yazılanlar; *Boca Arjantin Cumhuriyeti Gönüllü İtfaiyecilerinin Milli günü 2 Haziran 1984* yazıyor. Fotoğraflara tıklayıp görelim derim. 😉

Lamadrid caddesinin sonuna doğru köşe başında yine rengarenk bir bina ve üstünde ülkelerin bayrakları. Evet bizim Türk Bayrağı’mız da var. Çaprazında da sokak lezzetleri, ekmek arası sosis…

Grafitiyi çok severim ve şansıma La Boca bunun için tam bir cennet. Dönüş yolunda karşımıza çıkan eski–yeni sokak grafitilerini de eklemeden geçmek istemedim. O kadar güzeller ki… Mutlaka üzerine tıklayıp detaylarına bakın derim..

Buradan sonra dönüş rotamız Recoleta’ya doğru. Yolda gözüme çarpan kareler… İlk fotoğrafta Monserrat semtinden geçerken rastladığımız Gümrük Binası’nın önündeki Juan Domingo Perón anıtı.

Juan Domingo Perón, Arjantin’in modern tarihine damga vurmuş liderlerden biri. Asker kökenliydi ve 1940’lı yıllarda hızla yükselerek devlet başkanlığına kadar uzanan bir siyasi yolculuğa sahip. Özellikle işçilere ve dar gelirli kesimlere verdiği destek, sosyal haklarda yaptığı iyileştirmeler ve sendikaları güçlendirmesiyle güçlü bir halk tabanı oluşturmuş. Bugün bile Arjantin siyasetinde “Peronizm” adıyla varlığını sürdüren akımın temelini atmış bir figür.

Perón üç kez devlet başkanlığı yaptı; ülke tarihinde derin bir iz bıraktı, seveni kadar eleştireni de çok. Ama Arjantin’i anlamak için Perón’u bilmek şart diyebiliriz.

İkinci fotoğraf, devasa yapısıyla Kirchner Kültür Merkezi. Son kare ise hemen önünde yer alan Juana Azurduy de Padilla anıtı… Bolivya Bağımsızlık Savaşı’nda (1809–1825) gerilla birliklerine komuta etmiş, cesaretiyle efsaneleşmiş bir kadın lider. Gümüş madenlerinde zorla çalıştırılan yerli halka yapılan zulme duyduğu öfke, onu mücadeleye sürüklemiş. Heykelde Yukarı Peru’da kazandığı zaferin ardından kendisine verilen kılıcı taşırken betimleniyor.

Tam 16 metreyi aşan bu etkileyici anıt, Arjantinli heykeltıraş Andrés Zerneri tarafından yapılmış ve 2015’te Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales tarafından Arjantin’e armağan edilmiş.

Yol üzerinde arabayla geçerken CABJ – Boca Juniors’ın stadyumu La Bombonera da karşımıza çıktı. Buenos Aires’in en köklü ve en tutkulu takımlarından biri. Kulübün sarı- lacivert renkleri her yerde; duvarlarda, dükkanlarda, sokaklarda… Mahalle zaten takımın kalbi sayılıyor. Maradona da futbola burada başlamış ve ünlü olmuştur. Alttaki fotoğrafta görülen yıldızlı kapı girişi 17 yıldır hiç değişmeyen görüntülerden biri…

Yazısı; Kuruculara ve insanlara, sanatçılara ve idollere, tangoya ve futbola, La Boca’yı kader ve bir efsane yapanlara…

Stadyumun dış cephesindeki dev mural ve futbol efsanelerinin resimleri gerçekten etkileyici. Aracın içinden çekebildiğim birkaç kareyi de buraya ekliyorum; sonuçta La Boca demek biraz da futbol demek. Yine eski ve yeni olarak ekliyor olsam da yıllar bir iki duvar resmi haricinde aynı kalmış.

Recoleta’ya geldiğimizde bizi önce büyük, sakin bir meydan karşıladı. Mezarlığa girmeden rehberimizden ufak bir bilgi aldık.

203 yıl önce, henüz 55.000 nüfuslu küçük bir yerleşim sayılan Buenos Aires’in sokakları pek de iç açıcı değilmiş. Temizlik yok, düzen yok… Tozun, toprağın ve pisliğin birbirine karıştığı, bugünkü anlamda hiçbir belediye hizmetinin olmadığı bir kasaba görünümündeymiş şehir. Hatta o dönemde kiliselerin içine ya da hemen yanına cenaze gömmek bile yasaklanmış.

Tüm bu karışıklığın ve ihtiyaçların ardından kentin ilk mezarlık alanı tam da burada, 1822 yılında Recoleta’da açılmış. Doğal olarak burası zamanla “zenginlerin mezarlığı” olarak anılmaya başlamış. 1946 yılında da Ulusal Tarihi Anıtlar listesine alınmış.

Ricoleta Meazarlığı; Recoleta Mezarlığı’nın o ünlü taş kapısından içeri adım attık. Kapıda *Requiescant in pace* Huzur içinde yatsınlar yazıyordu. Dünyanın en ilginç mezarlıklarından biri; dar sokakları, mermer anıtları ve her köşeden çıkan hikâyeleriyle tam bir müze gibi… Önemi bir sanat eseri olan mezarları ve bu mezarların ünlü sakinlerinden geliyor.

İlk durağımız ve ilk fotoğraf elbette Evita’nın mezarı. Duarte Ailesi’nin türbesinde, diğer mezarların arasında oldukça sade bir yerde bulunuyor. Ancak başında her zaman küçük bir kalabalık oluyor. Zaten daracık sokak ve insanlar yüzünden makinamı zor kullanabildim. Evita’nın Arjantin halkı üzerindeki etkisi burada bir kez daha hissediliyor; insanlar çiçek bırakıyor, sessizce saygı duruşunda bulunuyor.

Arjantinlilerin ona duyduğu sevgi o kadar büyük ki, Eva’ya hep Evita—yani “Küçük Eva”—diye hitap etmişler. Madonna’nın başrolünü oynadığı ünlü Evita müzikali de zaten bu hikâyeden uyarlama. Müzikalin beyaz perde versiyonunda Madonna’nın seslendirdiği Don’t Cry For Me Argentina ise hâlâ unutulmayan bir klasik. Burada olsun dinleyin derim.

Peki neden Perón değil de Duarte Aile Mezarlığı derseniz, kısaca anlatayım.

Eva, aslında zengin bir toprak sahibinin kızı olan Duarte’nin gayriresmî ilişkisinden doğmuş. Anne-babası yasal olarak evli olmadığından “fakir bir halk çocuğu” olarak büyümüş ama yine de babasının soyadını kullanmasına izin verilmiş.

Eva 33 yaşında kanserden öldüğünde, eşi Cumhurbaşkanı Juan Perón onun için büyük bir anıt mezar yaptırmaya başlamış. Ancak anıt daha tamamlanmadan askeri darbe ile devrilince her şey yarım kalmış. Eva’nın mumyalanmış naaşı 1952–55 yılları arasında bakanlıkta açık ziyarette tutulmuş, ardından 16 yıl boyunca da ortadan kaybolmuş.

Yıllar sonra naaş İtalya’da bulunmuş, önce İspanya’ya götürülmüş; daha sonra Juan Perón’un üçüncü eşi Isabel Perón’un özel girişimleriyle Buenos Aires’e getirilerek Recoleta’daki Duarte Aile Mezarlığı’na yeniden defnedilmiş.

Evet mezarlıkta da olsa hikayelere bayılırım bilirsiniz. Burada da iki hikaye var. Altta paylaştığım ilk fotoğrafın hikayesi çok hüzünlü; Rufina Cambaceres köklü bir ailenin torunu ve ünlü yazar ve politikacı Eugenio Cambacérès’ın kızıdır. Hayatının baharında henüz 19 yaşındayken bir kalp krizi sonucu aniden hayatını kaybetmiş gibi görünse de, aslında ölmeden gömüldüğü söyleniyor.

Zira mezarlık bekçisi tabuttan sesler geldiğini hatta yerinden oynadığını söyleyerek aileyi uyarır. Ailesi mezarı yeniden açtırdığında tabutun içinde tırnak izleri bulunduğunu görürler. Doktorlar olayı tıbbi bir nedene bağlar evet geçici bir süre kalbi durmuş derler. Gerçek mi, abartı mı bilinmez; ama bence mezarın önündeki mermer kapıyı açmaya çalışan genç kız heykeli, bu efsaneyi daha da güçlü kılıyor. 

Recoleta’daki en dokunaklı mezarlardan bir diğeri de Liliana Crociati de Szaszak’a ait olan, hemen üstteki fotoğraflarda gördüğünüz bu sıra dışı türbe. Bu kızımız çok güzel kayak yaparmış. 1970’te Avusturya, Innsbruck’ta kayak yapmaya gittiğinde kaldığı otel çığ altında kalınca elim bir şekilde hayatını kaybetmiş…

Ailesi, Liliana’yı gelinliğiyle tasvir eden, gerçek boyutlu ve yeşil bronzdan yapılmış bu heykeli özel olarak yaptırmış. Mezar da tamamen ailesinin isteğiyle, alışılmışın dışında gotik bir stilde tasarlanmış.

Çok sevdiği köpeği Sabu’da ölünce bu kez onun heykelini de elinin altında tasvirle yeniden yapılıyor. Dikkat ederseniz köpeğin burnu parlamış. Bir çok ülkede karşılaştığımız ziyaretçilerin şans getirsin diye köpeğin burnuna dokunma eylemi. Burada da zaman içersinde gelenek haline geliyor. Bence uzun ömür dileseler daha iyi olur. 👍

Mezarlıktan çıkınca hemen karşıdaki küçük meydana doğru yürüdük. Recoleta zaten sadece mezarlığıyla değil, çevresindeki o canlı atmosferiyle de ünlü. Sokak müzisyenleri, el yapımı takı ve resim tezgâhları, küçük kafeler…

Bu meydanda dikkatimizi hemen devasa gövdeli, dalları dört bir yana açılmış eşsiz bir ağaç ve altında gitar çalıp şarkı söyleyen bir müzisyen çekti. Gerçekten etkileyici; bir ağacın değil, bir doğa anıtının karşısında gibiyim… İşte bu asırlık ağacın adı Gomero‘dur ve 1700’lü yıllarda dikilmiş bir çeşit kauçuk ağacıdır..

Gomero öylesine büyük ki, dallarından biri zamanla ağırlığa dayanamayınca özel bir çözüm bulunmuş: Sanatçının biri mitolojik kahraman Atlas’ı tasvir eden bir heykel yapmış ve ağacın en geniş dallarından birine yerleştirmiş. Sanki omuzlarında taşır gibi. Harika bir şekilde hem işlevsel hem de sanatla buluşan harika bir uygulama. 👍🌟

Altında gitar çalıp şarkı söyleyen sokak müzisyeninin melodisiyle birleşince, ortamın atmosferi daha da büyüleyici hale geldi. Bir süre sadece izleyip dinlemek bile mutlu etmeye yetti. Bakınız ne muhteşem.

Yorulmuştuk buradan sonra artık otele dönüş ve hazırlanma zamanı. Zira akşam bizi Buenos Aires’in ruhuyla özdeşleşmiş bir tango gösterisi bekliyor. Otele dönüp biraz dinlendikten sonra akşam için hazırdık. Buenos Aires’in ruhunu en yoğun hissedeceğiniz anlardan biri, elbette bir tango gösterisi izlemek. Sokaklarda gördüğümüz kısa tango performanslarından çok daha öte; profesyonel dansçıların sahnelediği, hikâyelerle bezeli rengarenk bir gösteri.

Nehrin, yani Rio de la Plata’nın kıyısında; şehrin ışıklarıyla parlayan görkemli bir salonda yer alan Madero Tango’dayız. Selfi çekince yazı ters oldu.😁

Yemek eşliğinde izlenen tango show için akşam yemeği 19:30’da başlıyor, şov ise 21:00’da başlıyor. 2008 yılında izlediğimiz show da Buones Artes’te en eski ve tanınmış La Ventana – Mario De Tango müzik holünde yine yemekliydi.

Gösteri salonuna adım attığınız anda atmosfer değişiyor. Müzik başladığında ise zaman adeta duruyor. Dansçıların her adımı bir duygu, her dönüşleri bir hikâye… Tango sadece bir dans değil; aşk, tutku, kavuşma, ayrılık, özlem… hepsi sahnede vücut buluyor. Tiyatro, müzik ve dansı bir araya getiren bu gösteri; 30’dan fazla sanatçının enerjisiyle adeta bir şölen gibi akıyor. Üstelik tüm performans boyunca sahneden yukarda locada orkestra çalıyor.

Altta paylaştığım fotoğrafta ortam daha güzel anlaşılıyor. İlk sahne Arjantin’in ve tangonun doğuşunu betimleyen güçlü bir açılışla başladı: limanda çalışan işçilerin ritmik adımları…

Aslında tangonun doğuşu ile ilgili kısa bir bilgi ekleyeyim. 1929’daki ekonomik buhran ve ardından gelen siyasi çalkantılar tangoyu Arjantin’de de zayıflattı. Perón döneminde yeniden değer görse de, sonraki yıllardaki askeri baskılar ve yükselen Rock’n’Roll ilgiyi yeniden azalttı. Yine de tango küçük kulüplerde yaşamaya devam etti ve 1980’lerde tüm dünyada güçlü bir dönüş yaptı.

Başlangıçta Buenos Aires sokaklarında göçmenlerin hüzünlerini ve özlemlerini anlatmak için doğan bu dans, zamanla salonlara taşındı ve sınırları aştı. Bugün tutkusuyla, duygusuyla ve hikâyesiyle milyonlarca insanı bir araya getiren; geceleri “milonga”larda hâlâ yaşayan bir kültür.

Konuya dönersem, ardından sahne bir anda yumuşadı; aynı işçiler bu kez sevgilileriyle tango yapmaya başladı. Hem duygusal hem de etkileyici bir geçişti.

Devamında Arjantin’in iş hayatında, sokaklarında, gece hayatında ve gündelik yaşamında tangonun yerine dair kısa sahneler ardı ardına geldi. Bir tiyatro oyunu gibi ilerliyor, bir tango şöleni gibi yükseliyordu.

Ve sonra… salon bir anda sessizleşti. Sarışın güzel bir kadın sanatçı sahneye geldi. Evet Eva Peron’u anlatırken hayatından kesitler ile ölümünü haber veren zamanın gazete küpürleri perdede göründü. Kısa ama çok etkileyici bir canlandırmaydı…

İlk karede; Benim yorumumla; Bir kişi ve bir karakter… Bir kadın, bir ikon, bir yoldaş. Ama aynı zamanda tartışmalı bir figür.

Evet Seveni de var, sevmeyeni de…

Evita öyle bir isim ki, Arjantin tarihinin ortasından geçmiş; kimi için fakir halkın umudu, kimi için ise fazla öne çıkan bir siyasi figür. Ama bir gerçek var: Onu görmezden gelmek mümkün değil. Arkasında öyle bir etki bırakmış ki, yıllar geçse de hâlâ konuşuluyor, hâlâ tartışılıyor, hâlâ anılıyor. Bu yüzden mezarının başındaki kalabalık hiç eksik olmuyor zaten.

Son karede yer alan gazete küpürleri ise, ölümünün ardından — yağmura rağmen — onu son kez görmek için tabutunda görmek için bekleyen Arjantinlileri gösteriyor. Ülkede ulusal yas ilan edilmesi de Evita’nın halk üzerindeki etkisini daha net anlatıyor.

Ardından sanatçı **Don’t Cry for Me Argentina**yı öyle güçlü söyledi ki, salonda duygulanıp da tüyleri diken diken olmayan kimse kalmadı diyebilirim. Ve finalde perdeye yansıyan Arjantin bayrağıyla birlikte sahne gerçekten muhteşemdi.

En beğendiğim iki kıtasının Türkçesi; Bbekt’ten alıntıdır.

Benim için ağlama, Arjantin.

İşin doğrusu asla seni terk etmedim

Tüm çılgın günlerimde, deli ömrümde

Ben sözümü tuttum.

Ve servet için olduğu gibi, şöhret için olduğu gibi

Asla onları davet etmedim.

Ama tüm dünyaya göre bunlar tek arzularımdı.

Onlar hep aldatmaca, onlar çözüm değiller.

Söz verdiklerinin aksine,

Yanıt her zaman buradaydı.

Seni seviyorum ve umarım sen de beni seviyorsundur.

Benim için ağlama, Arjantin derken…..

Biz de Buones Aires’te günü bitirdik. Yarın Arjantin’in Kuzey ucuna doğru gitmek için havalimanına geçeceğiz. Umarım tango ve manzaralarla sizleri fazlaca sıkmadan keyifle gezdirebilmişimdir. Sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞 💞 💞

BÜYÜK İPEK YOLU- KIRGIZİSTAN–BİŞKEK 🇰🇬

Kırgızistan’ın güzel şehri Çolpan Ata’ya veda edip aynı gün başkent Bişkek’e doğru yol alıyoruz. Böylece gezimizin başlangıç noktasına, yani Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e geri dönmüş olduk.

Tarih 14 Mayıs 2024, saat 19:00 olunca otelimize uğramadan önce doğruca yerel yemek yiyeceğimiz bir restorana geçtik. Adını antik Bişkek’ten almış: “Pishpek”. Ortamın güzelliğini birazdan paylaşacağım ama önce hatırlatayım; Bişkek, ülkenin en büyük şehri ve başkenti olsa da nüfusu henüz bir buçuk milyona bile ulaşmamış. Unutmadan fotoğraflara her zamanki gibi tıklayıp bakıyoruz. 😍

Restorana girince hemen dikkatimi çekti: özel bir köşe. Restoran sahibi, Bişkek’in Pishpek olduğu dönemlere ait kuruluş tarihini anlatan maketler ve panolar hazırlamış. Panoda yazılanlardan okuduğum kadarıyla —ve tabii Google amca sağ olsun 😁— Pişpek (okunuşu böyle) Kalesi’nin gerçekten ilginç bir geçmişi var.

Rus kaynaklarına göre kale, 1825 yılında Madali Han’ın emriyle, Kokand Başkomutanı Lyaşker Kuşbeyi tarafından, erken Orta Çağ yerleşimlerinden “Kuzneçnaya Krepost”un kalıntıları üzerine inşa edilmiş. 1826–1926 yılları arasında adı Pişpek olarak geçmiş. Sovyetler, 1926’da Kırgız Sovyet Cumhuriyeti’ni kurunca burayı başkent yapmış, adını da değiştirmişler. Lenin’in yakın arkadaşı olan ve burada doğan bir komutanın adı verilmiş: Frunze. Bugünkü “Bişkek” adı ise Kırgızistan 1991 yılında bağımsızlığını kazanınca tekrar kullanılmaya başlanmış. 🤷‍♀️

Karla kaplı Kırgız Sıradağları’ndan gelen Alamedin Nehri’nin kıyısındaki kale, hem kışlakların ortasında hem de ticaret yollarının kesişiminde olduğu için oldukça stratejik bir konumdaymış.

Maket üzerinde Kırgızistan’ın tarihi Pişpek Kalesi’nin detayı, çevresindeki su ve yapılarla birlikte.

       Kalenin içinde konutlar, kışlalar, dükkânlar ve tüccar kulübeleri varmış. Doğu bölümünde komutan ve görevliler için binalar yer alırken; silah depoları, hazine odası, yiyecek ambarları, hatta bir mezbaha ve kuyu da bulunuyormuş. Bir zamanlar Kokandiler için idari merkez, vergi tahsildarlarının üssü, ticaret merkezi ve aynı zamanda müstahkem bir karakolmuş.

       Ama burası sadece askeri bir alan değilmiş; ticaret için de önemliymiş. Tüccarların dükkanları, kervansaraylar, bir cami ve çevresinde çiftçilerin evleri varmış.

       Bir de işin efsane tarafı var: Kırgız halk rivayetine göre, Solto kabilesinden Pişpek adlı ( “kımız çalkalamak için kullanılan karıştırıcı” anlamına geliyor 😁) önemli bir kişi buraya gömülmüş. Ardından adına bir Kümbet (türbe) yapılmış. İşte bu yüzden buradaki Kokand kalesine “Pişpek” adı verilmiş.

       Bir restoranda böyle bir tarih köşesine rastlamak bizi çok şaşırttı, yemek daha gelmeden kendimizi küçük bir müzenin içinde bulduk. Her ne kadar yemek, içmekten bahsetmesem de güzel bir sofra paylaşayım ilginizi çekebilir. Fotoğraf Önder Kaplan, teşekkürler hayatım. 💞💞

Kırgızistan’ın geleneksel lezzetleriyle dolu zengin bir masa, Pishpek restoranında

Sabah güzel bir kahvaltı sonrası Bişkek’i yürüyerek keşfedeceğiz. Bişkek, çevresi yüksek dağlarla çevrili bir şehir. En yüksek nokta, 4.895 metreye ulaşan Semyonov Tian-Shansky zirvesi (Alamudun Tepesi olarak da biliniyor). Şehrin kendisi Chuy Vadisi’nin eteklerine kurulduğu için fazla yükselti farkı yok. Ama şehir sınırlarının hemen ardında Ala-Too Dağları birdenbire yükseliyor. Öyle ki Bişkek’te gezerken, pek çok sokaktan ve meydandan bu dağları görebiliyorsunuz.

Otobüsten Chuy caddesinin başında indik. Yerel rehberimiz Sultan önce Filarmoni meydanına doğru yürüyelim dedi. Nasıl geniş ve güzel caddeler inanılmaz. Bisiklet yolları var caddelerin her iki yanı ile orta refüj bile ağaçlarla dolmuş. Sabah olduğu halde hava çok sıcak. Önündeki direklerde Kırgızistan ve Malezya bayraklarının dalgalandığı güzel bir yapının önüne geldik. Tarihi bir yapı gibi duruyor ama 1993 yılında kurulmuş Uluslararası Kırgızistan Üniversitesi’ymiş.

Üniversitenin yan tarafı tam bir çiçek alanı. Peyzaj çalışması her yıl yeniden yapılırmış. Tam bir selfie yeri kızlar fırsatı kaçırmadı. Fırsat bulup boş bir anda ben de çekim yaptım. Çiçek yolun sonunda Güzel Sanatlar Müzesi varmış gidemedik..

Önümüzdeki caddenin 3 ismi var dedi Sultan rehber biz Manas caddesi diyoruz. Sonra Cengiz Aytmatov bir de Ruslar döneminde adı Rostok 1 caddesiymiş. Bu cadde protokol caddesidir dedi. Ülkemize gelen yabancı tüm konuklar bu caddeden geçip hükümet binalarına giderler. Ve gerçekten de sonsuz gibi görünen upuzun bir yol. Yolun karşında Rus mimari tarzını yansıtan güzel bir yapı Belediye Sarayı. 1990 yılında yapılmış genç bir bina.

Üniversitenin az ilerisinde harika fıskiyeli bir havuz ve etrafını çevreleyen heykellerle muhteşem bir kompleks var. Burası, şehrin kalbi sayılan Ala Too Meydanı’na çok yakın. Meydan, aynı zamanda Manas Meydanı ya da Senfoni Meydanı olarak da biliniyor.

Ve işte bu görkemli manzaranın baş kahramanı: Kırgızların ulusal kahramanı Manas. Hakkında destanlar yazılmış, 40 ayrı kabileyi bir araya getirerek tek bir millet yaratmış. Rivayete göre o kadar hızlıymış ki, kimse peşinden yetişemezmiş.

Fotoğraflara her zamanki gibi tıklayıp bakıyoruz, çünkü yakından çok daha etkileyici! 📸

Anıtta, Manas sevdiği rüzgâr gibi uçan atı Tulpar’ın 🐎 üzerinde, korkunç bir ejderhayla savaşırken betimlenmiş. Solundaki kadın heykeli, sadakati ve gücüyle anılan eşi Kanykei’yi; sağındaki figür ise bilge danışmanı Bakai’yi temsil ediyor.

Ulusal kahraman Manas ve ona eşlik eden Kanykei ile Bakai heykellerinin arkasında, “Toktogul Satılganov Senfonisi” adı verilen 1000 kişilik büyük konser salonu yer alıyor. Toktogul Satılganov yalnızca Kırgızistan’ın değil, tüm Türk Dünyası’nın atışma ve deyiş sanatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul ediliyor.

Anıtın önündeki fıskiyelerden yükselen su serpintileri ise bize hoş bir serinlik kattı. Mevsimlik çiçekler henüz dikilmemişti, havuzun önü yeni hazırlanıyordu. Anıtın çevresinde kırmızı granitten yapılmış büstler de dikkat çekiyor. Bunlar; Naimanbai Bakilov, Tynybek Japiev, Sagynbai Orozbakov ve Sayakbai Karalaev gibi ünlü Manasçıların büstleriymiş. Fıskiyeli havuz, heykeller ve yemyeşil ağaçlar bir araya gelince mekânın ihtişamı daha da belirginleşiyor. 🌿🌿🌿

Bu kısa turun ardından programımızda olan Kırgızistan Milli Parkı Ala Archa’yı da eklediler. Ama ben şehir gezimizi bölmeden aktarmak istiyorum; bütünlüğü koruyalım. O yüzden Bişkek’i tanımaya devam. 

Milli Park dönüşünde otobüsteydik. Yol boyunca gördüğümüz evlerin çoğu, Rus döneminden kalma yapılar olduğu hemen anlaşılıyor. Daha yeni ve modern binalar Bişkek’in güneyine kaydırılmış. Trafikte ciddi bir kaos yoktu. İnsanlar sessiz, yardımsever, güleç… Ama Türkçe bilen çok az; ikinci dilleri Rusça olmuş. Hatta İngilizce bilen bile yok.

Yine kaldığımız yerden devam etmek için Chuy Caddesi’nin kalabalık bir noktasında otobüsten indik. Bişkek’in gezilmesi gereken büyük çarşılarından birindeyiz: Oş Pazarı. İçinde yok yok, ama dükkanların çoğu öyle küçük ve dar ki kaybolmamak için epey dikkat etmek gerekiyor. Bu dar koridorlarda yürürken İpek yolu ticaretinin ne kadar yoğun yaşandığını kesinlikle hissediyorsunuz.

Benim aklımda torunum Derin’e yerel bir bebek almak vardı. Ama tabii illa pembe olacak diye diretince, o daracık dükkanların arasında neredeyse kayboluyorduk. Ve güzelim yerel ekmeklerden bile almaya zaman bulamadan pazarı hızlıca geçmek zorunda kaldık. 😅

Merkeze doğru yürüyoruz. Bölünmüş yolların ortasında bile Park var. Parkların her yanı heykel dolu. Bu kadar çok heykelli park hiç görmemiştik. İşte bir Örnek. Arkada görülen anıt önünden geçen arabaları görebilirsiniz. Ve biz de bu tarafın kaldırımındayız. Önümüzde kahramanların anıldığı bir köşe var. Önce fotoğrafı görelim.

Kayıpların yakınlarının, anılarını yaşatmak isteyenlerin çiçek bıraktığı bu duvar yazıtında yazılanlar; 1941-1945 Büyük Vatanseverlik Savaşı Kahramanlarına Sonsuz Şükranlar. Yani, I. Dünya ve II. Dünya Savaşlarında kaybedilen kahramanlara. Duvarın biri Rusça diğeri Kırgızca yazılmış. Diğer büstler ve arkada görülen anıt ”Komsomol” Genç Komünistler Birliği’nin üyelerine aitmiş. Artık Ala Too Meydanına geldik. Meydanın merkezinde yine Ulusal Kahraman Manas’ın heykeli var.

Ala- Too Meydanı; Ala- Too -Aladağlar anlamındadır. Bugün gördüğümüz Ala-Too Meydanı aslında Sovyetlerin büyük hayallerinden biriymiş. 1960’larda şehir hızla büyürken Sovyet planlamacıları bir şeyin eksikliğini fark etmiş: adına yakışır büyük bir halk meydanımız yok demişler. O zamanlar resmi törenler “Eski Meydan” da yapılıyor, Marx ve Engels’in heykelleri meydanın simgesi sayılıyormuş. Ama yetmemiş. 1961-1985 yılları arasında görev yapan Usubaliev yönetimi çok daha görkemli bir meydan istemiş.

İşte o dönemde tasarlanan Ala-Too Meydanı, Tien Shan dağlarına karşı konumlandırılmış. Yanına Lenin Müzesi ve Beyaz Saray gibi yapılar eklenmiş. Ama meydan biraz fazla büyük olmuş. Kutlamalarda doldurmak zor, protestocular içinse toplanmaya çok elverişli bir alan haline gelmiş. 🥳 2003 yılına gelindiğinde Manas anıtı buraya dikilmiş. Hemen arkasında Kırgız Devlet tarih Müzesi var. O kadar çok bina restorasyonda ki müze falan gezemedik.

2005’te Bakiyev döneminde meydan yeniden düzenlenmiş. Çeşmeler, anıtlar, çiçekler eklenmiş; daha görkemli ama aynı zamanda daha “kontrollü” bir hale getirilmiş. Artık ulusal bayramlarda kutlamalar burada yapılır olmuş.

Kırgız Devlet Tarih Müzesi’nin önünde karşımıza Manas Anıtı çıkmıştı. Ama hemen arkasında sürpriz bir heykel daha vardı: Lenin. 🤭 Meğer Kırgızistan, 60 yıl yönetiminde kaldığı Rusya’nın izlerini hâlâ yaşatmak istemiş. 1984’te Lenin’in heykeli Ala-Too Meydanı’na dikilmiş, ama 2003’te meydandan alınarak buraya, müzenin arkasına taşınmış. Bu arada ikinci fotoğraf, müzenin ön cephesini gösteriyor.

Alttaki fotoğrafta göreceğiniz bina 1985 yılında yapıldığında Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento olarak kullanılıyormuş. Yeni Cumhurbaşkanlığı sarayı yapılınca bu güzel sütunlu bina şimdilerde Dışişleri ile Ekonomi ve Ticaret bakanlığına devredilmiş.

Bizim gezdiğimiz bu yılda Mayıs 2024 yeni Cumhurbaşkanlığı sarayı bitmişti. Ala- Too meydanında değil Bişkek’in güneyinde yapılmış, milli parka giderken önünden geçtik. Sarayın adını koymak için Cumhurbaşkanı Sadır Caparov sosyal medya oylaması yaptırmış. Sonuçta adı ”Intımak-Manas Ordo” olmuş. 

Bu güzel yapının karşısındaki yemyeşil parka doğru yürüyoruz. Burası Oak Park, yani Meşe Parkı olarak biliniyor. Bişkek parklarının olağanüstü güzelliği ve çok sayıdaki heykelleriyle ünlü. Oak Park ise en eskisi; adeta açık hava müzesi gibi. 1890’da buraya ilk meşe ağacı dikildiğinde parkın temeli de atılmış. 2010’da Cengiz Aytmatov’un onuruna adı “Aytmatov Parkı” olarak değiştirilmiş ama halk hâlâ “Oak” demeyi sürdürüyor.

Parktaki heykeller arasında ilerlerken, yerel rehberimiz eski bir binaya dikkatimizi çekti. Ama önce, böylesine sıcak bir günde içimizi ferahlatan bu güzel parkın bir bölümünü görelim, ne dersiniz?

“1890’da dikilen ilk meşe ağacından bugüne: Bişkek’in yeşil kalbi Oak Park.”

Kırgızlar için sonbaharda, rengârenk yaprakların yere döküldüğü bu parkta yürüyüş yapmak ayrı bir keyif olmalı. Her adımda çıkan çıtırtı sesleri eşliğinde dolaşmak, insanın ruhunu dinlendirir. 🍁🍂🍁🍂 Benim aklıma da hemen Ankara’mızın Kızılay’ı, bakanlıklar ve meclis civarı, elbette Bahçelievler’imiz geldi.

Evet, hayallerden çıkıp yeniden kaldığımız yere dönelim…

Eski Sovyet döneminden kalma bina 1886 yılında inşa edildiğinde kiliseymiş. Ruslar can kulesini kaldırmış sanat müzesi yapmışlar… Kapısında Kırgızistan Cumhuriyeti Sanatçılar Birliği S.A.Çuikov ”Meşe Bahçesi” Sergi Salonu yazıyor. S.A.Çuikov- açılımı Semyon Afanasyevich Chuikov; Rus bir ailenin çocuğu olarak Bişkek’te doğmuş. Ressam ve öğretmen olan Çuykov (okunuşu) Kırgızistan modern güzel sanatlarının kurucularındanmış. Bu binaya da onun adı verilmiş tüm sanatçılara açık sergi salonu olarak hizmet veriyor.

Ziyaret ettiğimizde Sanatçı Andrey Abramov‘un resimleri sergileniyordu. Adına tıklayıp web sitesinde diğer eserlerini de görebilirsiniz hepsi harika. Beğendiklerimi paylaşayım. Alt yazıları da resimleri gibi çok güzel. her zaman ki gibi. (Google amca sağ olsun)

Üstteki fotoğrafın ortasındaki yağlı boya tablo’ nun adı ”Kozmos” alt yazısını sanatçıdan izin alarak paylaşacağım. Eve gelince internetten sitesini buldum mail attım. Hemen nazikçe kullanabilirsiniz diye cevap geldi.

O zaman ilk fotoğraftaki 2. tablo’ ‘Kozmos”; Fikir aklıma marstan bir adam ve Venüs ten bir kızın arkasından geldi sadece gezegenleri yazmadım ama adamda Mars’ın enerjisini ve kızda Venüs’ün enerjisini tasvir ettim. Ve arka planda bir yaşam nehri var. 🫶 Diye tabloyu oluştururken ki duygularını yazmış.

Devam dedi rehberimiz ama otobüsle… Çok güzel başka bir parka geldik. Renkli bir ortam bildiğimiz güzel bir Lunapark, Panfilov Parkı. Haksızlık etmişim hayli büyük bir park. Bizim girdiğimiz kapı ana giriş değilmiş, yorulmadan dolaşmak isterseniz oyuncak tren sizi bekliyor. 🚂

Panfilov Parkı; Kurulduğu 1924 yılında adı yıldız ’’Zvezda Parkı’’ olmuş. Bişkek’in uydu haritasına bakıldığında park yolları bir daire içinde beş köşeli bir yıldız gibi görülüyormuş ben de baktım aynen öyle. Haliyle Sovyet Yıldızı ile ilişkilendirilir ve Kızıl Yıldız Parkı bile demişler ama artık konuşulmuyormuş… Neyse 1942 yılında dünya savaşı kahramanı Sovyet General Ivan Panfilov’un anısına onun adı verilmiş. O zamandan beri adı Panfilov Parkı.

Parktaki Erkindik sanat galerisi olarak adlandırılan Ressamlar sokağından geçtik. Bir grup sanatçının girişimi ile belediye tarafından 1998 yılında kurulmuş. Kırgızistan’ın kültürel değerlerini tablolarına yansıtmışlar. Galerinin tepe güneşliği mavi olunca ortam da otomatikman mavi oldu. Görüntü bence harika, siz yine de tıklayıp bakınız…

Bu güzel tabloları yakından da görmek güzel olur.

Tabii burası zafer meydanına ulaşma rotamızdı devam ediyoruz. Hemen yolumuzun üstünde bir heykel daha. Heykel parlak dünya görünümlü üstünde yazılar bulunan bir metal önünde konuşlandırılmış. Heykel Kenen Uulu (Bişkek Baatır) Kenen oğlu Bişkek Baatır. Kırgız soyundan gelen 18. yüzyılda yaşamış ulusal bir kahraman. Bu anıt kahramanın onuruna 2021 yılında dikilmiş.

Chuy Caddesi boyunca yürümeye devam. Grup önde ben arkada enteresan bir şey bulurum diye bakınırken ve evet ‘Türkün gözü aldadır” bu hanımı gördüm. Önündeki kaplar çok dikkat çekiciydi. Nedir diye sordum bir şeyle söyledi ama ben anlamayınca sesli kayıt aldım. Sonra araştırdım Kırgız milli içeceği olduğunu öğrendim.

Rehberimiz restoranda denemiştiniz diye hatırlattı. Bu milli içecekler yaz sıcağında soğuk ve ferahlatıcı oluyor. Daha önce tatmıştık hatırladım ama bize çok ekşi gelmişti. Satıcılar devlet memuru yaka kartları var öyle satış yapıyorlar. Maksym Shoro; Okunuşu, maksim şoro Arpa, buğday ve mısırdan yapılma mayalı aynı bizim Boza’ ya benzer. Fotoğrafta sol baştaki kırmızı kutu. Chalap Sholo; Okunuşu çalap şolo bu da fermente süt ürünü bizim kefir gibiydi. Fotoğrafta ortadaki mavi kutu. Ve en baştaki turunculu gibi küçük olan kutu da Kvass. O da fermente pancar suyu.

Chuy caddesinin çok uzun olduğunu söylemiştim. Ala Too meydanındaki kültürel değerlerden bir diğerinin önündeyiz. 1960’lı yıllarda yapılmış en eski sineması Bişkek Ala Too sinema Tiyatro‘su. İç bükey bir yapısı var. Renkli rölyefleri Sovyet döneminden kalma. Günümüzde 3D gibi son teknolojilerle güncellenmiş. Kapalıydı içini gezemedik.

Zafer Meydanına bir adım kala bir anıt heykel daha. Sanırım Kırgızistan’ın sadece parkları değil her sokağı, caddesi heykel ve anıt dolu. Kaidede Devrim kahramanlarına diyor. Ama aslı şöyle; Güney Kırgızistan’da Sosyalist Devrim’in ilk yıllarında öne çıkan genç bir isimdir Urkuya Salieva. Kırgızlı kızın bu ateşli devrimci duruşu, toprak ağalarını rahatsız edince onlar tarafından öldürülür.

Devrim uğruna hayatını feda eden Urkuya, bugün Ala-Too Meydanı’nda, kentin protokol yolu sayılan Chuy Caddesi üzerinde yer alan yüksek kaide üzerindeki heykeliyle anılmaktadır. Böylece hem halkın hafızasında hem de şehrin kalbinde unutulmazlar arasındaki yerini korumaktadır.

“Ala-Too Meydanı’nda, Chuy Caddesi üzerindeki Urkuya Salieva anıtı.”

Zafer Meydanı ve Anıtı. Hayli geniş bir alanın orta yerinde uzaktan bakınca taç gibi, kemer görünümlü kırmızı granitten bir yapı. Eveeet Ala-Too meydanı ve zafer anıtı karşımızda. İlk anda tepesindeki çemberi görünce göçebe yurt çadırlarını örnek alıp bir ulus olduk demek istemişler diye düşündüm sonra Sultan rehberi dinlemeye başladık. Anıtı önce uzaktan görelim, arkadaki kızıl yıldızı da ardındaki Aladağlar ile…

Yerel rehberimiz Sultan’a kulak veriyoruz; Anıt, 1985 yılında iki önemli tarihe ithafen yapılmış: kimilerine göre II. Dünya Savaşı’nda Almanlara karşı kazanılan zaferin 40. yılına, kimilerine göreyse Kırgız Komünist Partisi’nin kuruluşunun 60. yılına. Anıtın bulunduğu alan eskiden bir pazar yeriymiş.

Meydana doğru baktığınızda anıtın bir çadırı andırdığını görebilirsiniz. Ancak Sovyet döneminde çadırın hiçbir simgesel anlamı yokmuş. Buna rağmen mimar, anıtın tepesine çelenk ve ortasına yıldız koymayı başarmış. Böylece ortaya hem Sovyet dönemi izleri hem de Kırgız yurdunu simgeleyen bir anıt çıkmış. Yakından da bakalım Aladağların başı dumanlı…

“II. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybedenleri anmak için yapılan, Kırgız yurdunu anımsatan Zafer Anıtı – Bişkek”

Anıtın merkezindeki anne figürü, evin sıcaklığını korumak için ocağı hiç söndürmeden savaştan dönecek kocasını bekliyor. Yanındaki çocuklar ise babalarının dönüşünü umutla beklerken mutluluk içinde betimlenmiş. Arkada omuzlarında ters duran tüfekleriyle asker heykelleri ise savaşın bittiğini sembolize ediyor. Annenin elindeki su kasesi de Kırgız geleneğidir, dışarıdan gelenin başı üzerinde üç kez gezdirilen su etrafa dökülür, peşinden gelen her türlü kötülüklerden arınsın diye. Sonra da gülerek, “Biz gidenin arkasından su dökmeyiz, o sizin adetinizmiş,” dedi. 😄 Öğrenmiş…

Anıtın çevresindeki granit blokların üzerinde ise II. Dünya Savaşı’na dair bilgiler yazılı. Kırgızistan savaşta yaklaşık 400.000 insanını kaybetmiş. Komşu Kazakistan’dan cepheye 1.200.000 asker gönderilmiş, onların da sadece yarısı, yani 600.000’i geri dönebilmiş. Bu rakamlar savaşın ne kadar büyük kayıplara yol açtığını çarpıcı şekilde hatırlatıyor.

Bir grup fotoğrafı sonrası Kırgızistan Milli Parkını anlatma zamanı geldi. Diyorum ve otobüsle yola çıkıyoruz. Merkezden geçerken trafik yoğundu, Bişkek’in en büyük Avm’ si Asia Mall dış cephe dekoruyla harika görünüyor ve karşımızda Aladağlar ile yoldayız.

Aladağlar karşımızda

İlk fotoğrafta görülen yer Alabalık çiftliğiymiş. Bizde ki gibi genelde hafta sonları gelinen kendin pişir, kendi ye tarzı. Ev gibi görünenler gelenlere ayrılan özel yemek odası gibi düşünün. İkinci fotoğrafta “Ülkenin birliğe verdiği değeri gösteren bu yazıda şöyle deniyor: ‘Birlik beraberlik halkıma yerleşsin, bereket toprağıma dolsun!’” Arkada görünen yer mezarlık. Son kare de inanılmaz güzellikte gelincik tarlası.

Ala Archa Milli Parkı; Nihayet geldik. Önce girişi görelim. Bizi bir tarafında Kar Leoparı olan heykel arkasında muhteşem karlı dağlar diğer tarafında Sibirya Dağ keçisi heykeli karşıladı. Çiçekler yeni dikiliyordu. Sonra Sultan rehberimize kulak veriyoruz. 3 km’lik yürüyüş yapacağız bir saat sürecek Kafe de var gelmek istemeyen orada vakit geçirebilir. Şu anda 1600 metre yükseklikteyiz.

Bişkek’ten 40 km uzakta, Orta Asya’daki ilk büyük ölçekli bu alan 1976 yılında projelendirilir. Proje için doğal oluşu ve tablo gibi olağanüstü güzellikte olan Ala Archa geçidi seçilir. Ala Arça- Tanrı Dağları’nın (Tien Şan) bir kolu olan Kırgız Ala Dağları’nda yer alır. En yüksek yeri 4.850 metredir. Ala Arça (okunuşu) benekli Ardıç demektir. Ardıç ağaçlarının ardında Ala Dağ ve karlı zirvesini görelim.

Ala Arça Milli Park’ında Ardıç Ağaçlarının ardından Ala Dağ’ın karlı zirvesine bakış

1976 yılı Sovyet dönemiydi ve park kapatıldı. Parti üyelerinden başkasına girmek yasaktı. Oysa 1976 yılından önce insanlar buraya trekking yapmaya gelirlerdi. Şimdi zirveye tırmananlara yol gösteren bir kitapçık var. Ve dağcılık federasyonu zorluk derecesi 150A ya kadar çıkan 7 sınıfa-rotaya ayırmıştır. 3.300 metrede olan kamp Sovyet döneminden kalmadır.

İlk karedeki pano yerimizi belirtiyor, ikinci genel rota ama ben en son çıktığımız 2500 metreyi kırmızı ile işaretledim. Panoramik manzaralar, miss gibi temiz hava çıkışımızı zorlamadı. Dizimden de hiç şikayetim olmadı.🤩

Yol hayli yokuş ne de olsa dağa doğru çıkıyoruz. Milli park ile aynı adı taşıyan Ala Archa nehri sağ yanımızda bize eşlik ediyor. Parkın doğal yaşamını tanıtan tabelalarla karşılaştık. Faunası hayli zengin. Bilinen bir sayı yok, Kar Leoparını yerli halktan da henüz gören yokmuş. Genelde şahin, atmaca ve altın kartal gibi yırtıcı türler görülüyor.

Rehberimiz; Kırgızistan’ın doğaya ve hayvanlara ne kadar değer verdiğini onların zarar görmemesine çalıştığını göreceksiniz. Hatta yanınıza alın dediğim fındık ,fıstığı ellerinizden korkmadan nasıl yediğini de göreceksiniz. 2.500 m yükseklikte denk gelirsek yaban keçilerinin insan elinden nasıl ekmek yiyip tuz yaladıklarına inanamazsınız dedi. 100 metre bile gitmeden hemen bir kırmızı 🐿️ Sincap gördük. Ellerde çekirdek, bademle başına toplandık. 😁

Florası çok zenginmiş bizim de tanıdığımız ilaç gibi değerli kantaron otu, ada çayı dahil 600’ün üzerinde bitki türü varmış. Kırgızca adı Archa olan Ardıç’ın 4 farklı türü var ve en büyük özelliği erozyonu önlemesidir. Arada Huş ağacı da görebilirmişiz. Kırgızların kültürel değerlerinde Ardıç’ın yeri çok özelmiş. Hindistan’ın sandal ağacı gibi Ardıç’ın da odunu yakılınca çıkan dumanı kötü ruhları kovarmış.

Ok atma denemesi yapan bir genç adam, Tanrı Dağları önünde resim çektiren genç bir çift ve değişik kök yapısıyla dikkatimden kaçmayan bir kaç kare ekliyorum. Tıklayarak bakıyoruz. ❤️

Bir yol ayrımına geldik yukarda işaretlemiştim tam burada yurtlu çadır var. Sıcak da bastırmaya başladı. Artık geri dönüyoruz.

Ala Archa nehrinin köprüsünde Önder’in objektifinde ben, aşağı kısmında gençler. Nehir çağıldayarak akıyor.

Bişkek merkeze geri dönüyoruz. Uçağımız sabaha karşı 04:35’teydi, bu yüzden yeniden otele geçip dinlendik. Zaten epey yorgunduk, gece hayatını keşfetmeye fırsatımız olmadı. Ama çok güzel bir ülkeyi daha tanımış olduk, hoşça kal Bişkek, hoşça kal Kırgızistan.🌍

Kırgızistan’ın renklerini, dağların ve insanların sıcaklığını unutmak zor olacak. Biz çok sevdik; umarım bu duyguyu size de yansıtabilmişimdir. Yeni bir durakta, Bolivya’da görüşmek üzere. Sağlık ve sevgiyle kalın…💞💞💞

BÜYÜK İPEK YOLU- KIRGIZİSTAN 🇰🇬

Büyük İpek Yolu gezimize devam ediyoruz. Tarih hala 12 Mayıs 2024. Kazakistan’ın- Almatı’sından ayrıldıktan sonra Kırgızistan’ın- Bişkek şehrindeki Manas Havalimanına indik. Saat tam 18:25’ti, sürpriiiiz! Bişkek yağmurlu karşıladı bizi.

Yorgunuz tabii ama olsun, yerel rehberimizle tanışıp otobüsümüze bindik. Otelimize doğru yol alıyoruz. Burada biraz bilgi vereyim; Kırgızlar, en eski Türk kavimlerinden biri. Yazılı tarihleri yok, o yüzden kökenleri hakkında da kesin bilgi pek yok. Ama adlarının anlamı ilginç; Çin kaynaklarında ‘ki-ku‘, Köktürk metinlerinde kırkız, Tibet kaynaklarında Gir-kis olarak geçiyor. Bazı araştırmacılar, “kır gezen” yani “kırda gezen” anlamından geldiğini söylüyor. Ayrıca Kır Oğuz diye de anılıyorlar. Tarihçilere göre “kırk uz” yani kırk soy-kabile anlamında. Hatta bir efsaneye göre “kırk kız” kelimesinden türemiş.

Yolda iki güzel cami gördüm, şehir girişindeki Bişkek’in yerel dokusunu yansıtan taş yapıyı son anda yakaladım.

Havalimanından Bişkek şehir merkezine 30 km yol var. Yol kısa sürünce hızlıca Bişkek’e vardık. Yerel, güzel bir mekânda yemek yedik. Ben pek yemekleri paylaşmam ama söylemeden geçemem; porsiyonlar o kadar doyurucuydu ki, küçük porsiyon dedikleri Jumbo büyüklüğündeydi, iki kişi rahat doydu. Sevimli garson kızımızın fotoğrafını da çektim.

Doyduk ve istirahat için otele gitmek üzere yola revan olduk. Otel yakınmış ışıklı meydanda yürürken ıslanmadan otele ulaştık… Kırgızistan da Sovyetler Birliği dağılmadan önce bu birliğe bağlıymış. Geniş caddeleri, yüksek apartmanları hâlâ o dönemden kalma, hissediliyor. Az kalsın kendimizi romantik bir Sovyet filminde sanacaktık… 🥰

Bişkek Den Xiaoping Caddeden bir görsel

13 Mayıs 2024 Sabah dün gece kaldığımız otelde nefis bir kahvaltı ile güne başladık. Kahvaltı salonunun atmosferi bir harikaydı. Renkler mi? Tam anlamıyla Önder’le şahane bir uyum içindeydi. 💚💚💚

Artık gezimize devam etmek üzere otobüsümüze doğru yürüyoruz. Karşımızda olağanüstü bir manzara: Karlı Ala Dağlar… En yüksek tepesi tam 4.875 metre! Gözümü alamıyorum… Bu nefes kesici manzaranın fotoğrafını da elbette kaçırmadım. 📸

Karlı Ala Dağlar – 4.875 m

Ala Dağlara doğru ilerliyoruz… Hani Dede Korkut hikâyelerinden hatırlarsınız, işte o Ala Dağlar! Aslında Tanrı Dağları’nın (diğer adı Tien Shan olan) en büyük koluymuş. Biz de şimdi, yavaş yavaş Tanrı Dağları’nın kalbine Issık Gölü’ne doğru yol alıyoruz. 👍 Issık Göl Cholpon Ata kasabasında. Yol uzun 4 saat gideceğiz.

Yol üstünde gözüm bir camiye takıldı: Bişkek İmam Serahsi Merkez Camii. Yapımına 2012’de başlanmış. Görür görmez tanıdım! Her gün önünden geçtiğim Ankara’daki Kocatepe Camii’nin aynısı. Zaten aynısı yapılmış. Orta Asya’nın en büyük camilerinden biri sayılıyor. 2018’de ibadete açılmış. Sadece cami değil, yanında külliyesiyle birlikte düşünülmüş. Mimarisinde kullanılan pek çok unsur da Türkiye’den gönderilmiş. Soldaki ilk fotoğraf benim sağdaki Wikipedi’den alıntıdır.(https://tr.wikipedia.org/wiki/Kocatepe_Camii)

Otobüs yolculuğumuz sürerken mikrofonu eline alan yerel rehberimiz o kadar tatlı Türkçe konuşuyor ki, herkes dikkatle dinliyor. Hem yolculukla ilgili bilgiler veriyor hem de araya esprili anlatımlarla renk katıyordu.

Kendisine “Siz de at eti yiyor musunuz?” diye sorulduğunda, yüzünde muzip bir gülümsemeyle cevap verdi: “Hep önce böyle soruluyor, sonra da şöyle cevap veriyorsunuz: ‘Biz Türk’üz, bir kısmımız atlarına binip Türkiye’ye göç etti. Siz de Türk’sünüz ama atlarınıza binmeyip yediğiniz için burada kaldınız.’ gülüştük. Aynı şakayı Özbekler için de yapıyorlar dedi. 😁 😄

Sonra birden konu dil benzerliklerine geliyor. Kırgızca’daki “C” harfinin bizdeki “Y” sesiyle aynı olduğunu söylüyor: “Mesela bizde ‘caman’ var, sizde ‘yaman’. Bu benzerlik yüzünden komik yanlış anlaşılmalar oluyor” dedi.

Ve güzel bir çamur banyosu hikayesi geliyor: “Burada sıcak çamur banyoları meşhurdur. Bir gün Türk bir turist geliyor. Şifa olsun sıcak çamur banyosu yapayım diyor. Görevli adam çamurları sıvamaya başlıyor. Her sürüşte bizim Türk ‘Yaktıı, yaktı!’ diye bağırıyor. Ama görevli onu ‘Yahşi’ diye anlıyor, yani ‘çok güzel’… Daha da sürüyor çamuru! Zavallı adam iyice haşlanmış ama görevli hâlâ mutlu, ‘Ne güzel beğendi’ diye!” 🤣 Otobüste bir kahkaha tufanı kopuyor tabii. Sevimli Kırgız rehberimizin anlatı anı.

Kırgız rehberimiz NUR SULTAN

       Tokmok bölgesinden geçerken ”Hawaii Rekreasyon Merkezi” diye güzel bir yerde mola verdik. Başkent Bişkek’ten 59 km uzaklıkta. Yapay bir göl yapmışlar arkasında Burana Grand Hotel varmış görecek kadar vaktimiz olmadı. Bakınız manzara müthiş. Fotoğraflar üzerine tıklamayı unutmuyoruz. 😉👍

Tam bir yazlık eğlence merkezi yok, yok. Hayvanat bahçesi de var. Bir sürü de yapay hayvan heykelleri. Fotoğraflar Önder Kaplan’a aittir. Teşekkürler hayatım. 💞👍

Bu güzel yerden ayrıldık.

Bir parantez açalım: İlk Göktürk Devleti, Bumin Kağan tarafından kurulmuş. Daha sonra 2. Göktürkler geliyor; onları ise Kutluk Kağan kurmuş. Hani hep tarihten aşina olduğumuz o isimler…

Göktürkler yıkılınca bu kez sahneye Uygurlar çıkıyor. 758 yılında Kırgızlar, Uygurların hâkimiyetine giriyor. Ama Kırgızlar boyun eğmiyor. Ayaklanıyorlar ve bu mücadele tam 20 yıl sürüyor! Sonunda 840 yılında Uygurları mağlup edip kendi devletlerini yeniden kuruyorlar. 👏👏👏

Ama bu da yetmiyor kaderin cilvesine… Moğollar dönemi gelince bu defa Çağatay Hanlığının bir parçası oluyorlar. Moğollar dağıldığında ise bu kez Hokand Hanlığı geliyor. 1700’lerde Kırgız topraklarına hâkim oluyorlar. Ta ki 1876’ya kadar…

1876’da Hokand Hanlığı da Ruslar tarafından tamamen işgal edilince, Kırgızistan’ın makûs talihi yeniden yazılıyor. Sovyet hâkimiyeti başlıyor. Ve nihayet…

1991 yılında bağımsızlık! 🇰🇬 Kırgızlar, Kırgızistan Cumhuriyeti olarak yeniden tarih sahnesine çıkıyorlar. Milli destanlarını hatırlamayan yoktur: Manas Destanı. Tarihte okuduğumuzu kısaca hatırlamak gerekirse; üç kuşak boyunca Manas ailesinin yaşamını, kahraman Manas’ın halkını nasıl koruduğunu ve Kırgızların belleğinde yer etmiş efsaneleri anlatıyor.

Üç bölümden oluşan destanın ilk kısmında, Kırgız kabilelerini birleştirerek halk olmalarını sağlayan Manas’ın hikâyesi yer alıyor. İkinci bölümde Manas’ın oğlu Semetey’in liderlik ve direniş mücadelesi, üçüncü bölümde ise Semetey’in oğlu Seytek’in halkını koruma çabası anlatılıyor.

Manas Destanı, sadece bir kahramanlık öyküsü değil; Kırgızların kimliğini, dayanışmasını ve özgürlük arzusunu bugüne taşıyan güçlü de bir mirastır ve hala dilden dile eklemelerle anlatılmaya devam ediyormuş. Diyor yeni bir yeri anlatmaya gidiyorum. ☺️

Tanrı dağlarının kalbindeki-Issık Göl bölgesine doğru ilerlerken, İpek Yolu’nun eski izlerini hâlâ taşıyan topraklarda bir durak.

  Burana Kulesi Arkeoloji ve Mimarlık Müzesi Kompleksi; Giriş kapısı.

Burana Kompleksin giriş kapısı

Kapının her iki yanında da taş figürler var. Tarihe, kültüre ve efsanelere meraklı biri olarak bu coğrafyada adım attığım her yer bana çocuklukta okuduğum kitapları, okulda dinlediğim tarih derslerini, bazen de çocukken dinlediğim veya okuduğum masalları hatırlatıyor. Tıpkı bu taşların balbal mezar taşları olduğunu hatırlamam gibi.

Etrafı gezmeden önce Nur Sultan rehberimiz kısa bir ön bilgi vereyim sonra zaten panolarda yazıyor ayrıca okursunuz dedi. Yine de ben önce fotoğraf dedim. Şu güzel kuleye bakınız.

Burana Kulesi

Şimdi anlatmaya başlıyorum dedi ve devam etti. Burası Burana Kulesi. Genelde gördüğünüz tarihi yerlerin çoğu Özbekistan’da çünkü Karahanlıların başkentleri oradaydı.

Ama burası da önemli, çünkü Karahanlıların doğu başkenti Balasagun şehri burada kurulmuştu. Burada çok fazla tarihi yapı yok çünkü insanlar göçebe yaşam sürüyordu.

Yalnızca 9. ve 11. yüzyıllar arasında Balasagun başkent olmuş ve işte bu kule o dönemden kalma. Zamanla depremler olmuş, 1889’daki büyük bir depremle kulenin yarısı yıkılmış. Şu an 21 metre yüksekliğinde ama eskiden 42 metreymiş. Spiral bir merdiveni var içine çıkılıyor. Ama merdivenler dar ve yükseklikleri değişiyor, klostrofobisi ya da yükseklik korkusu olanlara önermem dedi.

Ben çıkarım dedim. İlk fotoğraftaki demir merdivene çıktım yükseklik 5 metre. Karşıda tepesindeki karları ile Tanrı Dağları ile kule çevresi muhteşem görünüyor.

Kırgız delikanlı bu manzarada beni de çek abla dedi. Ablası da çekti 😁🥰 Yanındaki fotoğrafta görülen yapı cami kompleksinden bir kalıntı. Türbe de olabilirmiş.

Burana Kulesi bugün hâlâ ayakta kalan en dikkat çekici yapı. Aslında bir caminin minaresiymiş ama cami çoktan yıkılmış. 1970’lerde yapılan restorasyon çalışmalarıyla üçte biri yeniden inşa edilmiş. Minarenin çevresindeki alan, eskiden kentin merkeziymiş. Kulenin duvar yapısı çok güzel. Tuğlalar çimento ile değil yine kırmızı kil toprak ile örülmüş.

Rehberimiz kuleye olurda çıkarsanız Balasagun şehrinin tarihi duvarlarını görebilirsiniz demişti. Bakalım çıkabilecek miyim.

Merdiveni görünce gerçekten insanı içine çeken bir zaman tüneline bakıyor gibi hissediyorsunuz. Yüz yıllardır orada duran geçmişe açılan bir merdiven sanki. Hadi bakalım Alev Hanım merdivenlerden çık görelim. 😁 Fotoğrafa bakınız basamaklar hem dar hem de hayli yüksek. Emekleyerek çıkmaya başladım. Arkamdan kimse gelmesin dönmek zor diye de tembihledim. Nerdeee 8 basamak sonra etraf karanlık oldu üstelik geri dönenler var ben de hemen döndüm. 😁

Burana kulesinin gizemli merdivenleri

Ah bilirsiniz efsaneleri, hikayeleri severim. Kulenin de pek rağbet görmese de halk arasında kulaktan kulağa aktarılan bir efsanesi var. Efsane bu ya; bu topraklarda hüküm süren kudretli bir han varmış. Uzun yıllar çocuğu olmayan bu hanın, sonunda dünyalar güzeli bir kızı olmuş. Aman nazar değmesin diye kızını kem gözlerden korur olmuş. Ne var ki, kızının kaderi doğmadan yazılmış gibiymiş…

Bir gün Han, ülkenin en bilge kâhinini sarayına çağırmış. Kızının kaderinin nasıl olacağını sormuş. Kâhin, derin bir sessizlik içinde Hanın gözlerinin içine bakarak şu cümleyi fısıldamış:

“Ne yaparsan yap, kızın on altı yaşına bastığı gün ölecek.”

Bu söz Hanın yüreğine saplanan bir hançer gibiymiş. Kâhini kovmuş ama söylediklerini unutamamış. Kızını her şeyden korumak için ülkenin en yüksek bu kulesini yaptırmış dış dünyadan koparmış kızını… Zaman geçmiş, yıllar durmuş gibiymiş kulede.

Derken o gün gelmiş çatmış: kız on altı yaşında. Han, içi gururla dolu bir şekilde kuleye çıkmış, “Kehaneti yendim!” diyerek sevdiği kızına meyvelerle dolu bir sepet götürmüş. Kız, babasını görünce sevinmiş, gülümsemiş… Ama bir anda rengi solmuş, gözleri büyümüş, sonra yere yığılmış.

Yazık ki, sepetin içindeki üzümlerin arasında fark edilmeden saklanmış küçük ama ölümcül bir kara örümcek, tüm ihtimamı yerle bir etmiş. Dünya güzeli kızı melek olup uçmuş.

Han’ın feryadı dağları inletmiş. Öyle ki kuleye büyük bir yıldırım düşmüş gibi, yapının üst kısmı yerle bir olmuş. Geriye yalnızca alt katı kalmış. Han da o kalan kısmı kızına türbe yaptırmış.

Bence bugün Burana Kulesi’ne baktığınızda bu efsaneyi hatırlarsanız yalnızca taş ve tuğladan yapılmış bir yapı görmezsiniz. Sanki orada hala bir baba yüreğinin kırılmışlığı ve zamanın durduğu o anın hüznü saklıdır… Her neyse sanırım ben de etkilendim. 🤭 Neyse güzel bir efsane…💞

Gezmeye devam. Kuleden inip ilk fotoğrafta görülen tepeye çıkıyorum. Fotoğrafta görülen tepe yazlık evlerin bulunduğu bölgeymiş, maddi nedenlerden kazılara başlayamıyorlarmış. Çıktık ama görüldüğünden daha yüksek ve eğimliydi zorlandım. Tepeden çevre görünümü de etkileyici.

Tepeden indim burası Balasagun şehrinin Burana Kasabası. 😁 Etraftaki panolardan alıntılar yapacağım.

Toplam Burana şehir alanı yaklaşık 25-30 km² büyüklüğünde. Şehrin X-XV. yüzyıllar arasında var olduğu tahmin ediliyor. Burana antik yerleşiminin ilk kez 16. yüzyılda yaşamış olan Muhammed Haydar tarafından yazılan bir Orta Asya metninde geçtiği düşünülüyor. 19. yüzyıl ortalarında Rus araştırmacılar tarafından bilimsel olarak incelenmeye başlanmış. 1923’te devlet koruması altına alınan bu önemli miras alanı, 1970-74 yıllarında restore edilmiş. O günlerden bugüne burası hâlâ merakla keşfediliyor…

Minarenin çevresindeki alan, eskiden kentin merkeziymiş. Hamamlar, su kemerleri, pazar yerleri, mezarlık alanları bulunmuş. Kazılarda balbal denen mezar taşları, heykeller, buda figürleri, Hristiyan haçları bile ortaya çıkmış. Yani burada yalnızca taş değil, yüzyılların inancı, kültürü, yaşamı da katman, katman yerin altından çıkmış.

Burana İpek Yolu; Chang’an – Tanrı Dağları Koridoru projesi kapsamında Çin, Kazakistan ve Kırgızistan’ın ortak başvurusu ile 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.

Bu koridor, M.Ö. 2. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar sayısız kültürü birbirine bağlayan, sadece ticaret değil, fikirlerin ve inançların da taşındığı bir medeniyet yolu…  Diyor taş kalıntılarının olduğu alana doğru yürüyorum. Balbalların varlığı beni Türk tarihinin sayfalarında geziyormuşum hissini verdi. Harika…

Buradan ören yerinin yani Burana kasabasının görünümü. İlk kare benim ikinci kare, Panoramik foto Önder Kaplan’a ait. Teşekkürler hayatım. 💞 Fotoğraflara tıklıyoruz. 😉

Bu tarihi taşların yeri burası değil dedi Nur Sultan rehber, başka bölgelerden çıkan taşları burası ören yeri olduğu için getirip koydular, yani burada mezar yok. Mezar yerleri başka bir bölgede daha sonra gideceğiz dedi. Panodan devamla…

Kırgızistan’ın Issık-Kul Gölü, Narin, Talas ve Alay gibi dağlık bölgelerinde kayalara işlenmiş yüzlerce petroglif (kaya resmi) bulunuyor. Bu resimler, milattan önce 2. binyıldan başlayarak XII-XVI. yüzyıllara kadar uzanan bir zaman dilimine ait. En yoğun örnekler ise M.Ö. VII-III. yüzyıllar arasında.

Kırgızistan’ın kuzey kısmı Türk göçebelerinin yaygın taş heykelleri ve anıtlarının bulunduğu bir bölgedir, genellikle figürler dikkatli bir şekilde incelendiğinde heykeller de şapkalar giysiler süs eşyaları ve silahlar görülür. Dahası savaşçı bir silahla veya silahsız ve sağ elinde bir kapla sol elinde bir silahla çizilmiştir. Nur rehber buradaki kabın bir anlaşma yapıldığında içilen su 🤭 vs olabileceğini söyledi. Bıçak da mezardaki kişiyi koruyacağına inanıldığı için çizilirmiş. Alttaki fotoğraflarımda açıkça görülüyor. Bıyıklı olanlar Türklere aitmiş.

Savaşçıların heykellerinin büyüklüğü öldürdükleri düşman sayısına göre değişir, büyürmüş. Kadın resimli taşlar nadir görülürmüş, ben bir tane buldum. İslamiyet geldikten sonra zaten heykeller kalkmış. 

Kadına ait Balbal

Kompleksin müze kısmına bir bakalım. Buluntular sadece bu bölgenin değil toplamaymış demiştim. Burana kulenin ve kasabanın olası eski halinin maket fotoğrafları, çeşitli metal kaplar sergilenen küçük ama sevimli bir müze.

Ve elbette baş köşede Yusuf Has Hacip’in büstü. Kimdir? bir hatırlayalım.

Balasagun’ da dünyaya gelen Yusuf, ilk eğitimini de burada almış. O dönemde ona Balasagunlu Yusuf denirmiş. Zamanla bilgeliği ve devlet yönetimindeki yetkinliğiyle öne çıkınca “Has Hacip” unvanını almış. Biz onu daha çok, Türk edebiyatı için büyük önem taşıyan eseri Kutadgu Bilig ile tanıyoruz. Adı gibi “kutlu kılan bilgi” anlamına gelen bu eser, sadece bir öğüt kitabı değil, aynı zamanda dönemin düşünce yapısını, ahlaki değerlerini ve ideal bir devlet düzenini de anlatan kıymetli bir rehberdir.

Balbal-kakılmış anlamındadır. Buradan da mezar başına kakılmış taş anlamı çıkıyor. Alttaki ilk fotoğrafta Balbalların İslamiyet sonrası Arap harfleriyle yazılmış olanları ve diğerinin açıklamasında Nestorian Hristiyanların haç resimleri yazan balbalları.

Ören yeri olur da hediyelik eşya satış yeri olmaz mı? Görelim. Hem magnet almadan olmaz diyorduk ama onlarında fiyatları uçmuş.

Bu tarihi kalıntıları ardımızda bırakıp Kırgızistan’ın meşhur Kanyonlarına doğru yolumuza devam ediyoruz. Grand Kanyon-Bobsled kanyon ve gökdelen adlarıyla bilinen kanyonların labirentlerinden geçen bir rotamız varmış bakalım.

Kırmızı katmanları yer, yer görülen sıra dağları, göz alıcı kanyonları geçiyoruz. Eskiden çok tehlikeli olan bu yolu Çinliler yeniden yapmış hayli geniş ve güzel. Ama pek öyle süper manzara yok. Süper olan bulutlar. Harika manzaralı kanyonlar Tokmok bölgesindeymiş.

Yük treni geçen bir demiryolu ile köprüsüne denk geldim hemen çektim ama yük trenini kadraja alamamışım. Kırgızlar da bizim gibi dağlara bayraklarını çizmişler. Ve bence çok özel bir de anıt vardı son anda Önder yakaladı. Üstünde fotoğrafı büyütünce fark ettim 1916 yazıyor. 1916 Ürkün Ayaklanmasını sembolize eden bir anıtmış. Rusların I. Dünya Savaşına katılmak için tüm Müslüman erkekleri askere çağırması ile başlayan ayaklanma. Rus ordusunun karşı çıkanları kanlı bir şekilde bastırması, kaçanların Çin’e sığınması. Ama oraya gidene kadar yollarda telef olmaları sonucu çok fazla kazak ve Kırgız insanının ölmesi olayı.

Ömür biter yol bitmez demişler, bizimki de bitmiyor yola devamla konaklayacağımız Issık-Göl’ün Çolpon-Ata kasabasından önceki kasabalardan geçiyoruz. Dikkatimi çeken mezarlıkları oldu. Epey uğraşı sonrası birkaç kare değişik kasabalardan çektim.

Mezarlara ”mazar” diyorlar. Ruslar döneminde dinde yasaklar olunca mezarlarını Ruslar gibi yapıp taşlarına da onlar gibi ölen kişinin resmini metal çerçeve ile koymuşlar. Ruslardan sonra yasaklar kalınca İslam dini iyice yaygınlaşmış kişi resmi kalkmış ama ata geleneği yurt şeklinde kubbeli yapılara dönmüşler. Bazen de kişinin maddi durumuna göre metal kafesler şeklinde yapmışlar. Fotoğraflarda daha iyi göreceksiniz. Tepe kısımlarında hilal var.

Çolpon- Ata kasabasına geldik. Çolpon-Ata adını yörede yaşamış bir şifacıdan almış. Çolpon Türk mitolojilerinde gezegenlerin yıldızı kabul edilir. Venüs de denir. Ata bildiğimiz Ata’dır. Şifacıya da yıldızların atası denmiş olabilirmiş. Bir inanışa göre yaşlı adam çevredeki şifalı sıcak suları kullanarak hastaları iyi edermiş. Geçekten de Çolpon-Ata’nın burada türbesi varmış ve çok ziyaret edilirmiş. Güzel bir kasaba turizm açısından gittikçe tanınır oluyormuş. Issık-Kul doğa sporları, turistik tesisler nedeniyle buranın cazibesini artırmış.

Issyk Kul-Issık kul gölün kıyısındaki Caprice Issky Kul Hotel’imize yerleştik. Önce çevreyi görelim. bahçe pırıl, pırıl erikler çiçek açmış, leylaklar mis gibi kokuyor ve güzel bir demirden yapılmış kompozisyon var. Evlilik teklifi edecekler için olmalı. 🌸🌸🌸

Vakit Günbatımı vakti. Şimdi günü batırmaya gidebiliriz. Elbette Issık- Kul Gölünde…

Önder’in kadrajından ortamın panoramik görüntüsü. Teşekkürler hayatım. 💞 Buralar yörenin yazlık bölgesi, zamanın zengin Ruslarının sayfiyesiymiş. Yakın zamana kadar yerli halk gölün kutsal olduğuna inandığı için girmezmiş. Ama artık yavaş, yavaş Kazak, Kırgız ve Rus turistler tatil yöresinin müdavimi olmuşlar. Plajlar henüz boş göl mevsimi başlamamış. Bize odalarımız dağıtılırken bile boya yapmaya devam ediyorlardı. Gölün ortasına kadar hayli uzun bir iskelesi var.

Caprice Issky Kul Hotel sahili

Karşı kıyının görünümü de çok güzel. Issık -Kul gölü zaten etrafı sıra dağlarla çevrili tektonik çukurda oluşan bir göl. Kırgızlar bizim ülkemizin Bermeti’si yani incisidir derlermiş. Sularını eriyen karlar besliyor. Güney Amerika’da (Bolivya ve Peru sınırında) gördüğümüz Titikaka Gölünden sonra ikinci büyük tektonik göl. Ve etrafı karlı dağlarla çevrili olmasına ve kar suları ile beslenmesine rağmen hiç donmazmış çünkü göl suyunun büyük çoğunluğunu yeraltı su kaynaklarından alır. Bu nedenle de adının ıssık-ılık anlamına da geldiği söylenir…

Bir önemli özelliği hatta bilgi yarışmalarında sorulur-Issık Göl Avrasya’nın ”Erişilmezlik Kutbu” olmasıdır. Yani Dünyada hangi kıtaysanız o kıtanın en merkezinde ama çevresinde bulunan denizlere en uzak noktada olan yer Erişilmezlik kutbu ‘Pole Of İnaccessibility’ oluyor. Güneş batmak üzere bakalım nasıl bir güzellik bizi bekliyor. Karşı kıyısı da ayrı güzel.

Ve Günbatımı. Dağların ardından battığı için güneşin değil dağların güzelliğine hayran kalıyoruz. 💞

Tarih 14 Mayıs 2024

Bugün Çolpon Ata ve tarihi değerlerini keşfedeceğiz. Güzel yeni bir güne uyanıyoruz. Erkencilerden olduğumuz için kıyıda gezinelim dedik. Etraf sessiz, hava ıssık 😁 kumsal boylu boyunca, şezlonglar ve güneşlikler hazır. Manzarayı süsleyen Tanrı Dağlarının karlı tepeleri muhteşem.

Eh artık Issık Kul’da bir tekne gezisi yapmak farz oldu… Hadi o zaman dedik, güzel bir yat kulübünden motora bindik. Güzel bir esinti gölün yüzeyi kıpır, kıpır. Fonda bir de Kırgız müziği şahane.

Issık Kul gibi bir göl olurda efsanesi olmaz mı? Hem de birkaç tane. Ben hikayesinde sevda olan birini kendi yorumumla anlatayım.

Issık Göl’ün dalgaları bazen durulmaz, bazen durup dururken coşarmış. Derler ki bunun ardında, zamanın ötesinden gelen bir aşk hikâyesi yatar. Ve işte efsane böyle başlar. 💞

Bir zamanlar, bu diyarda Issık adında güzel mi güzel, akıllı mı akıllı bir kız yaşarmış. Güzelliği ve zekâsı dilden dile yayılınca, dört bir yandan dünürler gelmeye başlamış. Bir gün, yolu onun kapısına düşen iki yiğit olmuş: Biri doğudan, diğeri batıdan gelen bu iki genç hem yiğitlikte hem de gönül güzelliğinde birbirinden üstünmüş.

Görenler “hangisini seçse yeridir” dermiş ama Issık kızın kalbi iki genç arasında kalmış. İkisini de sevmiş, ikisini de kırmak istememiş. Ama seçim yapamayışı yüreğini bir kor gibi yakmış, gözyaşları durmadan akmaya başlamış. Öyle ki o gözyaşları, birleşe birleşe bugün bildiğimiz Issık Göl’ü oluşturmuş. Issık kız yüreğindeki kora yenik düşüp bu hayattan göçüp gitmiş.

Peki ya o iki genç? Onlar da Issık kızı canlarından çok sevmiş ama kavuşamamışlar. Bu kavuşamamanın acısı, öfkesi içlerinde büyüdükçe büyümüş. Sonunda doğudan gelen Ulan adıyla esen bir rüzgâra dönüşmüş, diğeri ise San-Taş adıyla anılan batıdan esen bir rüzgâr olmuş.

Bugün Issık Göl’ün dalgaları birden kabarıp çalkalandığında, derler ki Ulan ile San-Taş hâlâ birbirine kızar, sevdaları yüzünden kavga ederler. Gölde kabaran her dalga, Issık kızın gözyaşlarını hatırlayan bu iki rüzgârın öfkesinden geriye kalan bir izdir.

Belki bir gün rüzgâr diner, göl durulur. Ama o güne kadar Issık Göl, bir sevdaya düşüp kavuşamayan kalplerin hikâyesini dalgalarında fısıldamaya devam edecektir.

Gölün her iki kıyısından görüntüler. Bu delikanlılar yine kavgaya başlamışlar gibi ne dersiniz?..

İki saatlik gezintide gölü çevreleyen Tanrı Dağlarının karlı manzarasını izledik. Gölün çevresinde yeni yeni açılan sanatoryumlar vardı. Vakti zamanında Avrupa’ya veba mikrobunu bu bölgeden giden İpek yolu tüccarlarının taşıdığı söyleniyor. 20. yüzyılda şifalı yeraltı suları ve gölün havasının hastalıkları iyileştirdiği öğrenilince sanatoryumlar da çoğalmaya başlamış. Manzaranın güzelliğine biz de dahil olalım. ☺️

Yörenin tarihi değerlerini gezmeye devam.

Rukh Ordo Kültür Merkezi;

Kırgızların Tanrı Dağlarında yurt edinmiş köklü bir Türk Boyu olduğunu yazılarıyla Dünyaya tanıtmış ünlü yazar Cengiz Torekulovich Aytmatov’a adanmış ve yine onun adını taşıyan Cengiz Torekulovich Aytmatov “Rukh Ordo” Kültür Merkezindeyiz. Rukh- Ordo 2002 yılında Cumhurbaşkanlığı konutunun hemen yanındaki büyük bir alanda kurulmuş. Anlamı da ruhların yeri, merkezi demek.

Sabah erkenden geldik kapı yeni açıldı. Issık-Kul’un kenarında kurulmuş bir açık hava müzesi. Tadilat yapılıyordu ama olsun girişi görelim. İlk göze çarpan karşılıklı konmuş salıncaklar muhtemelen fotoğraf çekimi için. 😁

Issık Göl kıyısında kurulmuş olan Aytmatov “Rukh Ordo” Kültür Merkezi Genel görünümü

Hemen sağdan başlayalım diyen rehberimizi takip ediyoruz. Rukh Ordo’ da dünyanın beş büyük dininin birbiriyle uyumu aynı mimariyle ve aynı büyüklükte yapılmış 5 adet bina ile simgelenmiş. Çatılarına konan dini sembollere bakarak ayırt ediliyorlar.

İlk Beyaz bina Budistlerin ibadet yeri. Yan tarafta Buda’nın heykeli. Biraz ilerisinde meşhur çanları. Bir buçuk tonluk bu çanı onlara Koreliler hediye etmiş. Dilek tutup çanı çalarsanız dileğiniz olurmuş. Binanın içine bakmadan geçemezdim.😁 Buda’nın posteri ile duruş pozisyonunu gösteren bir de heykel var.

Düzgün yapılmış patikaları takip ederek diğer binalara doğru gidiyoruz. Sırada bir kültür evi var. Dış cephesi boydan boya Cengiz Aytmatov’un portresi var ve onun bir romanın adı ”Gün olur asra bedel” yazılmış. Bizim en çok tanıyıp okuduğumuz hatta filmini izlediğimiz eserleri ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’, ve ‘Cemile’dir.

Kültür evinin içinde Aytmatov’un ve diğer sanatçıların eserleri sergileniyordu. Ortadaki fotoğrafta Aytmatov’un ilk öğretmeni vardır. Dikkat edilirse tepedeki ağacın yanındaki okuldur ışık üstünde, arkası dönük adam öğretmenidir ve ışık omuzundadır ve yine altta çocuklar var ve ışık yüzlerine vurmuştur. Anlatılmak istenen çok açık- bilimin ışığı onlardadır.

Size bir sürpriz diyen rehberimizin izindeyiz. Önce yine aynı mimari beyaz yapı ama çatısında Hilal var. Evet İslam’ı-Müslümanlığı temsil eden bir mescit, işçiler çalışıyordu içinde Kur’an, seccade, tespih gibi ibadet için gerekli objeler vardı.

Rukh Ordo Kültür Merkezinde Müslümanlığı temsil eden bir mescit

Hemen önünde Atatürk’ümüzün heykeli. Hayli duygulandık ve gururlandık. Aslında Türk kültüründen örnekler olan bir yerde Atatürk heykeli şaşırtmadı.

Mustafa Kemal Atatürk- Kırgızistan Rukh Ordo Kültür Merkezinde heykelini görmek gerçekten gurur verici

Parkın genelinde çeşitli sanatçıların yapıtı heykeller de yer almış. Bu güzel kültür parkında dinlerin uyumu yanı sıra kültürel önem taşıyan sanatçıların da inancına ve ırkına bakılmaksızın yapıtlarına yer verilmiş. Bilim, tıp, astronomi hatta efsaneler bile simgelenmiş. İlk karedeki Anne Kurt ve üstünde bir çocuk. Göktürk efsanelerinde yok olan Türk soyunu kurtaran bir kurttan bahseder onu kutsal sayarlarmış.

İkinci kare Meder Nazarmatov’un ”Annelik” heykel çalışması ve son karedeki çocuk ile at yenilenme anlamındaymış.

Bir efsane-hikâye ve simgesine örnek. Ama önce efsanedeki hikâye. 😁

Manas Destanı, sadece bir kahramanlık öyküsü değil, aynı zamanda Manas ailesinin yaşam hikâyelerini de anlatır demiştim. İşte o hikâyelerden biri, destanın ikinci bölümünde yer alıyor.

Bu bölümde, Manas’ın oğlu Semetey anlatılır. Semetey, Akın ili Han’ının dünya güzeli kızı Ay Çürek’e âşık olur ve nişanlı olan bu kızı kaçırarak evlenirler. Zamanla Ay Çürek’in bir oğlu olur. Oğullarına isim ararken, Semetey’in can düşmanı Er-Kıyas bebeği kaçırır ve öldürmekle tehdit eder.

Ay Çürek ise zekâsını kullanarak “Kuğu elbisemi giyer, kuğu olup babama uçar giderim. O da askerleriyle gelir, seni yok eder.” diyerek Er-Kıyas’ı korkutur ve oğlunu kurtarır.

İşte o günden sonra, Ay Çürek’in adı kuğularla birlikte anılmaya başlamış. Ve alttaki fotoğrafta kuğularıyla Ay Çürek Ana. İskelede tamirat olmasaydı daha güzel bir kare olurdu.

Ay Çürek Ana

Hemen arka kısımdaki bölümde yine her dinden insanlığa hizmet etmiş alimler sergilenmiş. İlk karede ortadaki beyaz heykel Yunan filozofu ‘Aristoteles’, Aristo ile mantık, fizik, biyoloji, zooloji ve astronomi üzerine değerli eserler vermiş. Solunda Balasagun yöresine ismi verilmiş olan Çolpan Ata’nın resmi, sağda Kaşgarlı Mahmut. Türk sözlüğü Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü bizlere kazandıran büyük alim.

İkinci fotoğraf; ortadaki heykel Nicolaus Copernicus. Gezegenlerin Güneş’in etrafında döndüğünü keşfeden astronom.

Sol taraftaki kişi Balasagunlu Yusuf olarak bilinen ama bizlerin Yusuf Has Hacip olarak öğrendiğimiz yazar, edebiyatçı ve devlet adamı. Yukarıda Burana Kulesi’nde büstünü görmüş bilgisini de yazmıştım. Biz onu daha çok, Türk edebiyatı için büyük önem taşıyan eseri Kutadgu Bilig ile tanıyoruz. Adı gibi “kutlu kılan bilgi” anlamına gelen eseri ile…

Sağdaki kişi ise Tıp Tarihinin en önemli şahsiyeti büyük üstat -İbn Sînâ-İbni Sina. Adını avicenna diye yazmışlar oralarda ve batılılar Avicenna olarak tanıyorlarmış. Avicenna, bilginlerin hükümdarı anlamındaymış… “Tıpta Kanun” adlı eseri Orta Çağ gibi bir dönemde tam 400 yıl ders kitabı olarak okutulmuş.

Yan tarafta bu kez Kırgızistan’ın simgesi olmuş usta manasçı Sayakbay Karalaev’in heykeli var. Karalaev Kırgızlar için o kadar değerli ki, resmini 500 Som değerindeki paranın üstünde kullanıyorlar…

Usta manasçı Sayakbay Karalaev’in heykeli

Sağında solunda panolar konmuş iki bölüm var. Sağdaki bölümde kutsal kişilerin resimleri var. İlk karede İsrail oğullarının Musa Peygamberi, ikinci karede Hristiyan aleminin İsa Peygamberi.

Sol bölüm ilk karede İslam alemince en değerli Kâbe resmedilmiş. İkinci karede Buda’nın dört pozisyonu resmedilmiş.

Diğer kültür evine gidiyoruz altta ilk fotoğrafta sağda görülen. Ama hemen ortada üçgen piramit bir yapı, yıldız görünümlü o da dini bir simge yapı. Eskiden Tengricilik yani Gök Tanrı’ya inananlar. Çok yazgın olmasa da göçebe halkın hala inandığı bir din. Ayrımcılık yapmıyoruz tüm dinlere eşit mesafedeyiz dedikleri işte bu. Ortadaki simge hatırlayınız göçebe yurtluklarının tepesini oluşturuyordu.

Yukarda paylaştığım fotoğrafın sağındaki ilk Kültür evindeyiz. Türkler için Ana sayılan kurt heykeli, duvarda güzel bir kadın portresi ki, Kırgız Türklerinin en değerli ve ilk kadın kumandanı ‘Kurmancan Datka’ kocası Hokand Hanlığının komutanı olan Alimbek Datka ölünce liderliğe uygun görülmüş. Ruslarla amansız mücadeleye girip boyun eğmemiş. Hatta bu uğurda oğlunun ölümünü bile göze almış. 1907 yılında ölümüne kadar kendi yönettiği özerk Alay bölgesini yönetmiş. İkinci fotoğraftaki güzeli de babası erkek gibi yetiştirmiş. Çok usta savaşçı olup savaşlara bile katılmış. Türk kadınları her yerde güçlü. 💪

Rukh Ordo Kültür Merkezinden ayrılmadan son bir kare. Çevresi halk plajlarıymış. Mevsim açılmadığı için sadece balık tutan adamlar var.

Rukh Ordo Kültür Merkezi çevresinde balıkçılar.

Evet bu güzellikleri ardımızda bırakıp Çolpan Ata Petroglif Kültür merkezi alanına kaya yazıt taşları görmeye gidiyoruz. Biraz daha dağ tarafına yükseğe çıkılıyor ve giriş paralı ikinci kare.

Tam bir taş bahçesi görünümünde tüm taşlar zamana yenik düşmese de hava şartlarından yuvarlak şekilde aşınmışlar. 4000 yıllık bir zamandan bahsedilince kalan resimler hala iyi sayılır. Bakalım ama önce gezmek için kısa, orta uzun mesafelerde patikalar yapmış bir de akla işaretlemişler. Tam 42 hektarlık bir alan başka türlü de gezilmezdi. Biz turistlere yalnızca en kısa olanı mavi tabelalarla işaretlenmiş. Hemen girişte derme çatma bir tahta kulübe içecek ve hediyelik eşya satıyor.

Gezmeye başlayalım. Alttaki ilk fotoğrafın bilgisi M.Ö VII-III yy. Dağ keçilerinin taş resimleri, yerel İskit-Saka hayvan stilinde gerçeğine uygun çizilmiş, boyutları ne kadar değerli olduklarını gösterir diyor.

İkinci fotoğraf bilgisi; iki keçinin silueti, vücutları sola dönük ve boynuzları geriye doğru eğiktir. Kısaca genelde dağ keçilerinin resimleri var.

Altta ilk kare M.S VI-X yy. Dağ Keçisi avlanma sahnesi bilgisi şöyle diyor; Elinde sabanıyla keçilerin yolunu kesen adam ve arkasında ters yöne bakan köpeği. Görebildiğimi işaretledim.

İkinci kare; M.Ö VII-I yy. Dallanmış boynuzlu büyük geyiğin iki sanatsal çizimi. Zarif gövdeleri uzun, küçük başları kalkık ve boynuzları önden tasvir edilmiş. Uzuvları öne doğru sivridir ve dört çizgiyle gösterilmiştir.

Altta ilk kare; M.S VI-X yy. Taş yüzey keçi deve köpek, yaya ve atlı insan figürlerinden oluşan bir kompozisyonla süslenmiştir. Figürler arasında dizginlerinden bir deveyi çeken adamın önden görünüşü ve at sırtında bir adamın küçük bir tasviri öne çıkmaktadır diyor.

İkinci ve üçüncü kareler M.Ö VII-I yy. Geyikler gerçekçi çizimleriyle dikkat çekiyorlarmış.

Biraz daha yukarı doğru çıkıp bir iki balbalları çekeyim dedim ama aşırı sıcak var. İlk karedeki balbalın bilgisi; Dikdörtgen bir granit bloğun düz yüzeyine oyulmuş insan figürü yüz hatları kabartma heykel tekniği kullanılarak tasvir edilmiştir. Kemerli kaşlar uzun bir burunla birleşmiştir, bıyık kısadır ve gözler badem şeklindedir. Küçük bir çizgi ağzı, çene ise keskindir derin bir olup 100 hatlarını oluşturur antik Türk taş heykeli.

İkinci fotoğraf balbalların olduğu yerin genel görünümü.

Güzel bir kültür gezisini daha tamamladık. Artık otelimize dönüyor Bişkek’e gitmek üzere hazırlık yapıyoruz… Bu kez uzun oldu sizleri çok yormadığımı umuyor, bir sonraki ve son durağımız olan Bişkek’te buluşuncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız diyorum… 💞💞💞

BÜYÜK İPEK YOLU- KAZAKİSTAN

ALMATA🇰🇿

Ejder tur ile başladığımız Büyük İpek Yolu gezimizin ikinci durağı Kazakistan’a gitmek üzere Özbekistan- Taşkent’e veda ederek havalimanına gidiyoruz… Tarih 10 Mayıs 2024 uçuş saatimiz 14:00 ve 15:30’da Almatı’dayız. Yerel yeni rehberimizle buluşup doğru otelimize gidiyoruz. Bugün dinleniyoruz. Otel manzaramız fena sayılmaz ama hava bize yağmurluyum 🌧️ diyor. Şansımıza artık 🌂☔️ …

           Kazakistan Cumhuriyeti, bağımsız 7 Türk devletlerinden biridir. Kazak- göçebe anlamında, son ek istan arazi demek olunca Kazakistan da göçerlerin ülkesi anlamına gelmiş oluyor. En büyük kenti olan Almatı vaktiyle 1927 yılında Rusların başkentiydi. Kazakistan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra 1991 yılında ilk Cumhurbaşkanı olan Nursultan Nazarbayev’in ilk işi kendilerini daha güvenlikte hissedecekleri yeni bir başkent inşa etmek oldu. Çünkü Almatı Çin’e çok yakın olduğundan güvenli değildi.

           Astana, yerin 2 metre altından su çıkan adeta bataklık gibi bir yerdi. İmar ettiler ve 1997 yılında yeni başkentleri Astana oldu. Çok değer verdikleri Nursultan’ı Onore etmek için adını 2019 yılında da Nursultan yaptılar. Ancak Nursultan Nazarbayev’in 2022 de güvenlik konseyinden istifasıyla başkentin adını yeniden Astana’ya çevirdiler.  

           Kazakistan yüzölçümü bakımından bakımından dünyanın en büyük dokuzuncu ülkesidir (2 milyon 725 bin km²) ve bizim ülkemizin tam 3 katı büyüklüğünde demektir. Ama bizim ülkemizde 85.000.000 nüfus olduğunu burada ise 16 milyondan biraz fazla bir nüfus olduğunu düşünürsek bizim ülkemizdeki kilometrekareye 17 insan düşünürken burada sadece 6 insan düşüyor bu anlamda nüfus yoğunluğunun toprak büyüklüğüne oranıyla dünyadaki en nadir ülkelerden bir tanesi. Tabii ki nüfus yoğunluğu da belli şehirlerde yoğunlaşmış şu anda biz Almatı’dayız ama ülkenin İstanbul’undayız gibi düşünebiliriz. 

           Kazakistan resmi dil olarak Kazakça ve Rusçayı kullanıyorken hayli geniş yelpazede dil ve lehçeleri de var. Para birimi de Kazakistan Tengesi. İpek yolunun geçiş yeri olmasına rağmen fazla bir tarihi kalıntıları yok, ama yeraltı kaynakları; petrol, altın, krom, demir çok olduğu için Özbekistan ve Kırgızistan’dan daha zengin bir ülke. Orta Asya’daki en zengin devlet durumunda bu da halkın alım gücüne yansımış durumda, haliyle etraf lüks araçtan geçilmiyor. 

           Rus işgali altında olduğu yıllarda ilk insanlı uzay aracı olan Vostok 1-12 Nisan 1961’de Kazakistan’daki Baykonur uzay üssünden fırlatıldı. Yani halen kullanılan bir uzay üsleri de var ve hala Ruslar kullanıyor 2050 yılına kadar kiralamışlar. Neden Kazakistan derseniz uzay araçları için gereken tüm yakıt ve malzemeler bu geniş topraklarda mevcuttu diyor gezimize başlıyoruz.

           11 Mayıs 2024 sabah kahvaltımızdan sonra tüm gün sürecek *Hunn Etnik Köyü* ziyareti. Kazak kültürünü ve göçebe hayatını yakından izleyeceğimiz keyifli bir gezi olacak. Hoş hava hala sisli ve yağmur yağdı 🌨️ yağacak. Moral bozmuyoruz.

           Köye geldik etraf inanılmaz güzellikte çiçek açmış elma ağaçlarıyla dolu, ah keşke hava açık ve güneşli olsaydı. Sarı borular Ruslardan kalan doğalgaz boruları.

Ben etrafı kolaçan ederken iki atlının görüntüsünü yakaladım karşılama merasimi olmalı bakalım.

Ve evet karşılama için yerlerini alan atlılar. Kazakların geleneksel karşılama töreni *Shashu Ritüeli* yazılıyor Şaşu diye okunuyor. Atlıların ardından elinde şeker tepsisi bulunan kızlar misafirlere şeker saçıyorlar. Ortam tatlansın hoş geldiniz anlamında. Bu arada hafiften yağmur atıştırıyor.

Şekerleri de aldık artık içeri girebiliriz.🍭🍬🍡🍬🍭😋

Köyün konumu harika yurtluklar çok güzel, motel olarak da kalınabilirmiş. Sabah bu manzarada kahvaltı keyifli olurdu doğrusu. Ama içeri kaçalım yağmur var. Önce bir çay seremonisi ile başladık. Ben yine etrafı kontrol edeyim.

Hunn etnik köyü; Kazakistan’ın zengin kültürel mirasını tanıtmak ve devam ettirmek için 2009 yılında kurulmuş. Zailiysky Alatau dağlarının muhteşem manzarası eşliğinde turistlerin yanı sıra yerli halka da kültürel hizmet veriyorlar. Düğün, sünnet törenleri özel davetler için angaje edebiliyorsunuz. Ayrıca binicilik ve okçuluk dersleri de veriliyor.

Bakalım biz neler göreceğiz. Sırada kımız tadımı var ardından haydi hanımlar pişi- Kazakça Baursak (yazıldığı gibi okunuyor) yapımına dediler bizim pişi bu.. Ama hayatımda önce Özbekistan’da sonra da burada böylesi güzel pişi yediğimi hatırlamıyorum. İnanılmaz yağsız ve çıtır idi bayıldım. Ben yapımına yetişemedim. 🤷‍♀️

Önder’in objektifinden güzelim çiçekli elma ağacı altında Kazak güzeliyle… 🍏🍎🍏🍎🌸🌸

Bu kez bir de milli tatlıları varmış onu yapıyoruz. Ben yine video peşindeyim. Tatlının adını Kazak hanım söylüyor ama ben de yazayım Jent tatlısı. Çok lezzetli ben bayıldım.

Yeni bir ritüel başlamadan ben yine fotoğraf peşindeyim. Aşağı alanda develeri gördüm siz de güreş yapıyor musunuz? dedim biri baktı kaldı. 😁

Şaka bir yana derken yine yağmur başladı bizler de kapalı seyir bölümüne geçtik. Allahtan hava soğuk değil.

Önümüzdeki manzarada yurt evleri ve toprak yol var. Burada atlar üzerinde gösteri yapılacakmış. Ama önce göçerlerin yurt gösterisi var onu izlemek içinde daha yüksek bir yere çıkıyoruz.

Yağmur geçti ama bu kez de sis çöktü. 🙈 Neyse güzel bir hanım sağ tarafımızdan bir kapı açarak deve yükleriyle gelen misafirleri buyur etti. Önde yine güzel bir hanım elinde Dombra’sı (kazak sazı diyebiliriz) çalarak geliyor. Hemen ardında yeni yuvayı ya da yurdu kuracak olan evin erkeği yanında sanırım annesi var. Öndeki devedeki yük yurt evinin çatısıymış, arkadaki deve üstünde ise yeni gelin var. En arkadan da evin büyükleri geliyor. Müzik çok güzel. Fotoğraflarım anlatsın bakın.

Aşağıya davet ediliyoruz. Yurt yapımına yardım edecekmişiz. İlk devenin üstündeki yuvarlak ahşap çadırın yani yurtluğun çatısı olacak, erkekler hemen kapıyı tutup etrafının ahşap çitini çevirdiler. İnanılmaz keyifle hep beraber yurtluk yapımı başladı. Normalde de 2 saatte kurulurmuş ama tabii biz seremoniye uyup kısa bir gösteriye eşlik ettik hemen yanında yapılmış olanı vardı.

Çatı için kullanılan yuvarlak ahşap figür bayraklarında da var çok önem verdikleri için kullanmışlar. Tek çatı altında bu bayrak altında birlikteyiz anlamında. 🇰🇿🇰🇿🇰🇿

Ve ilk girişimizde çektiğim çadır kurulma yeri.

Bu arada Dombra ile bir müzik ziyafeti izledik. Sizi de unutmadım.

Yurt çadırının içindeki eşyaları ve özelliklerini öğrendik. Kapı boyunun kısa oluşu tam karşıda oturan aile büyüğünü bir şekilde eğilerek selamlamak içinmiş, yanda görülen sandıkta kıymetli eşyalar saklanıyormuş. Ayrıca çocuk beşiğinin kenarlarının yuvarlak yapılma sebebinin at üstünde giderken rahatça sallanması için olduğun öğrendik. Ve çadırın tavanında yerini alan bayraklarındaki çemberi de görmüş olduk.

Kısa bir öğle arası verilen yemeğimizi yedik sırada at binme seremonisi var. Kızlı erkekli at üzerinde çeşitli gösteriler sundular. Şu güzelliklere bakın.

           Bir video da buraya ekliyorum. Bu gösteriye *kız Kuu* deniyormuş yani kız kovalama. 

           Altta paylaştığım at oyunlarına da Dzhigitovka deniyor. At üzerinde eyerden düşmeden yapılan akrobatik hareketler.

           Oyunların finalinde yöresel halk dansı olan *Kara Jorga* oynadılar harikaydı.

Arada hava biraz açılıyor ama yağmur devam olunca açık arazi oyunları olan ok atma yapılamıyor onun yerine bizimde bildiğimiz aşık oyunu oynanıyor. Dört yüzlü kemikler keçinin arka bacağından çıkarmış. Bir de badminton topu benzeri tüylü bir nesneyi ayaklarında sektirerek oynadılar adını sordum *Lengi Oyunu* dediler.

           Aşık kemikleri ve Lengi dedikleri oyunun tüylü topu. Koyun yününe demir yapıştırmışlar. Top sektirir gibi yapıp bir diğer oyuncuya ayakla atıyorlar. Kısaca ayak futbolu gibi oynadılar. Ekliyorum.

Güzel aktiviteyle günü doldurduk. Kazakların kültürel yaşamlarını biraz olsun deneyimledik. E sevdik yani her ne kadar hava bize sürpriz yapıp kararsa da keyifliydik.

Köy sakinleriyle vedalaştık Almatı’yı bir de tepeden görelim dedik. Teleferikle Kok Tebe’ye (Kök Tepe okunuyor) çıkıyoruz. Yağmur iyice arttı şemsiyeler açıldı. Neyse ki kalabalık yok hemen biniyoruz. Kök tepe Almatı’nın en yüksek tepesi ve simgesidir. Yerli halkın buluşma noktası, eğlence merkezidir. Televizyon kulesini yağmur engellediği için göremedik.

Yağmuru severim ama sis olmasa fotoğraflar daha iyi olabilirdi. Teleferikten Almatı.

Teleferikten çıkınca hemen karşımıza dönme dolap çıktı. Hemen sol yanında ters ev var. Dünyada ve ülkemizde de hayli yaygın olan bu mimari evler fotoğrafçıların ve mimari tasarıma meraklı insanların ilgi odağı. İçini gezen olmadı. Kısa bir kahve molasından sonra otele döndük. Yarın da Almatı’dayız.

Bugün 12 Mayıs 2024 şükür güneşli güzel bir güne uyandık. Yemyeşil bir Almatı’nın yemyeşil Panfilov Parkındayız. Sabah erken saat olunca sakin ve iyice huzurlu bir ortamda yürüyoruz. Etraf sincap dolu hazırlıklı gidin diyen rehberimi dinlemiş bademlerimi hazırlamıştım. 🐿️🐿️🐿️

Parkın hemen girişinde Kazak olup Rusya döneminde albaylığa kadar yükselmiş, öldükten sonra hem Kazakistan hem de Sovyetler Halk kahramanı ünvanı almış bir asker ve yazar Bauyrzhan Momyshuly’nin heykeli var. İkinci Dünya Savaşında birliğinin başında Almanları püskürten bir kumandanmış.

Hemen ardında güzel bir kilise var. Sadece kilise değil piskoposu da var olunca katedral oluyor. Ascension-Yükseliş Katedrali, önünde güvercinleriyle masalsı bir görünüşü var. İlk kare idari kısım girişi yandaymış.

Çok eski olmayan 1904’te başlanıp 1907 yılında biten tek bir çivi dahi çakılmadan yapılmış ahşap bir Rus Ortodoks Katedrali. İçine de girdik ayin vardı ayıp olmasın diye fazla çekemedim ama içi de dışı kadar etkileyici.

Yürümeye devam ediyoruz. Daha büyük bir alandayız ve park adını II. Dünya Savaşı’nda Moskova’yı savunurken kahramanca mücadele eden Kazak ve Kırgız 28 asker ve komutanları Panpilov’dan almış bu nedenle *Panpilov ve 28 Muhafızı Parkı* da deniyor. Sürekli yanan hiç sönmeyen ateşi ve ziyarete gelenlerin çiçekleriyle çok etkileyici bir anıt.

II. Dünya Savaşında Sovyetler bünyesinde yer alan ülkeler de askerleriyle katılmıştı. Kazakistan’ın bu savaşta kaybının 1 milyonu geçtiği biliniyor. Bu anıtlar Sovyetler döneminde yapılmış olsa da sadece Kazak askerlerine değil diğer ülke askerlerine de ithaf edilmiş. O nedenle heykeldeki yüzler çeşitlidir.

Alttaki yazı şöyle; Rusya çok büyük. Geri çekilecek yer yok. Moskova arkada. Yorumum, çekilmek yok Moskova’yı savunmalıyız. Diğer anıtlar da çok anlamlı.

Ve bir köşede de Afganistan ve diğer ülkelerde savaşıp şehit olan Kazak askerlerin anıtı.

Parktan çıkmak üzereyiz bir grup askeri öğrenci tekmil veriyordu. İzinlerini alarak çektim. Az sonra mıntıka temizliğine başladılar. 😁 Askerlik her yerde aynı galiba.

Tam karşımda da ahşap çok güzel bir yapı var. Kazak milli enstrümanlarının sergilendiği müzik aletleri müzesi şansımıza kapalıydı.🪕🪘🪇🎻

Kapının önündeki sembol müzik aleti de çok hoş. Fotoğraf Önder Kaplan 💞

Rehberimiz Ali Mert Kazakistan’ın olmazsa olmazı bir yeşil pazarı var biraz yürürsek keyifli olacak dedi. Yolda yayılmış bizim köylüler gibi kendi ürettiği sebzeleri satan bir grup kadın vardı biri çok sevimli bana kendiliğinden poz verdi.

Gerçekten de çok renkli bir ortam. Meyvelerin iriliği inanılır gibi değil. Erikler, kirazlar hepsi Çin’den geliyormuş. Fotoğraflara tıklamayı unutmadık değil mi? 🥰

At eti reyonu da var fotoğrafları ekliyorum. Başka yerde görme imkanımız yok. 🐴🧲🐴

Kuru yemişçi ısrarla Türkiye gel diyor elinde de %50 indirim yazısı gittik. Almasanız da mutlaka zorla yediriyor. İkinci fotoğrafta sağda görülen fındık çok özel. Tadı tatlımsı kabuğu kesilmiş ama elle açamazsınız özel bir de anahtarı var yanında veriyorlar. Çatlak yerine para gibi metal anahtarı sokup çeviriyorsunuz kabuk açılıyor çok orijinal. Kaju hem ucuz hem de inanılmaz iri ve lezzetli aldık tabii.

Gezecek başka yer varsa da bizim vakit tükenmeden iki yere daha uğrayacağız sonrasında Kırgızistan uçağımıza yetişmeliyiz. Yol üstünde Cumhuriyet meydanında bağımsızlık anıt kompleksini ziyaret ettik. Bu meydan Kazakistan için tarihi öneme haiz.

Tam ortada 34 metre yüksekliğindeki ince uzun taş anıtın tepesinde *Altın Adam* bir kar Leoparını ayaklarının altına almış eziyor. Biz bağımsızlığımızı böyle kazandık dercesine Cumhuriyetin gücünü simgeliyor. Altın Adam eski bir İskit savaşçısıdır. Efsaneye göre savaşlara böyle altın zırhla katılırmış. Kazakistan’da bir kaç kazıda daha bulunmuş önemli bir figür.

Altın Adam 1969 yılında Almatı’nın Issık bölgesinde yapılan mezar kazılarında keşfediliyor. Kökeni araştırıldığında milattan önce dördüncü yüzyıla kadar uzanıyor. Araştırmacılar efsaneler ne derse desin Altın Adamın aslında Kuşan kraliyetinden genç bir prens olduğu düşüncesindeler. Ve evet bulunduğunda altın zırhla kaplıdır.

Kaidenin altında Kazakistan’ın 25 Ekim 1990’da bağımsızlığı ilan edildi yazıyor. Anıt 5 yıl sonra 1996 yılında açılıyor. Folklorik değerleri Toprak Ana ve Gök Bilgesi’nin heykelleri.

Yine Cumhuriyetin genç ruhu, Kazakların geleceğinin teminatını temsil eden iki çocuk heykeli ve tam karşında 2022 protesto olaylarının gerçekleştiği şimdiki *Akimat* yani Belediye binası.

Kompleksi çevreleyen 10 tane demirden yapılmış kabartma figürler var onlarda da Kazakistan tarihinde yer almış olaylar ve kişiler betimlenmiş. Kısaca geçmiş ve gelecek çok ustaca anlatılmış. Bir iki örnek ekliyorum.

Son ziyaret yerimize gitmek üzere aracımıza bindik. Altın kubbeli harika bir caminin önünde indik. 1890 yılında inşa edilmiş olan Tatar Camii yanınca yerine bu güzel Almatı Merkez Camii inşa ediliyor. Altı yıl süren inşaat 1993’te başlayıp 1999’da bitiyor. Altın kubbeleri ve yüksek giriş kapısı ile hayli dikkat çekici. 7 bin kişiye ibadet sunacak kapasiteli modern bir camii. İçini gezmek için vaktimiz kalmadı.

Kazakistan’ı iki günde tanımak yeterli olmasa da kültürleri hakkında hayli bilgi edinmiş olduk. Yemyeşil güzel bir ülke. Biz sevdik. 14:35 Bişkek’e uçak için Almatı Havalimanına gidiyoruz. Kırgızistan’da buluşuncaya kadar sağlık ve sevgiyle kalınız.💞💞💞

BÜYÜK İPEK YOLU- ÖZBEKİSTAN- 6

TAŞKENT

          Semerkant’tan ayrılıp başkent Taşkent’e gitmek için tren kullanacağız. Güzel bir gün ve tarih 09 Mayıs 2024. Semerkant’ı ardımızda bırakıp Semerkant Vokzal’a (Özbekçe tren istasyonu demek) doğru yola çıktık saat07,30 ☺️ Bu arada kısa bir Taşkent tarihi aktarayım.

          Köklü bir geçmişe sahip olan Taşkent’in tarihi, MÖ 2. yüzyıla kadar uzanır. Şehir, ilk kez 11. yüzyılda ünlü bilim insanları Biruni ve Kaşgarlı Mahmud’un eserlerinde Taşkent adıyla anılmıştır. 1865 yılında ise Rus İmparatorluğu’nun kontrolüne geçene kadar tarih boyunca Arap’lar, Samani’ler, Karahanlı’lar, Karahitay’lar, Timur’lular, Buhara Hanlığı, Kazak’lar, Kalmık’lar ve Hokand Hanlığı gibi devletlerin egemenliğine girmiştir. 

          1917 yılında Sovyet yönetimi altına giren Taşkent, Türkistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkenti olmuştur. 1924’te ise yeni kurulan Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti topraklarına dahil edilerek, 1930 yılında bu cumhuriyetin başkenti olmuştur. Kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla 1991 tarihinde bağımsızlığını kazanan Özbekistan’ın başkenti olarak konumunu sürdürmektedir.

                                                   

Semerkant Tren istasyonu

Otuz beş dakika sonra tren garındayız ve tam 08:30’da trene bindik. En güzel tarafı bavullarımızı hep yerel çalışanlar taşıdı bize taşıtmadılar. Pulman koltuklar rahat olsa da çok kalabalık bir ortam var. Ben camlardan görüntü alamayınca iki vagon arasına geçtim. Etraf bavul dolu haliyle zorlandım. Gülistan adında güzel bir istasyonda durdu. Çiçekleriyle ortam çok güzel.

          Fazla yeşil olmayan ortamlardan geçtik  küçük köy bile diyemeyeceğim çiftliklerden görüntüler eşliğinde gidiyoruz. Kompartmanda bol kahkahalı bir grup genç arada parçalanan yarı İngilizce sohbetler ile saatler geçti bile nihayet 4 saat sonraTaşkent Vokzal’dayız. 😁      

                                                   

          Bizi bekleyen otobüsümüze bindik ilk ziyaret yerimize gitmeden önce yemek molası veriyoruz ardından panoramik şehir turu yapıyoruz. Bu arada yerel rehberimiz; Başkentimiz Taşkent’e hoş geldiniz efendim diye söze başladı. Adı üzerine taşlar üzerinde inşa edilen şehir demektir. 1930 yılından beri neredeyse 100 senedir bağımsız kalma mücadelesi veren gerektiğinde Taşkent bağımsız beyliği olarak da tarihe geçen güzel Taşkent’teyiz. Özbekistan’ın başkenti Taşkent Sovyet döneminde eski ve en büyük 5 şehirlerden birisi sayılır ve o dönemde gelen baskılara rağmen sıralamada St. Petersburg ve Kiev’den sonra gelir. 7 milyon nüfusu sadece kayıtlı yerel sayısıdır dışardan çalışmaya gelenlerle de çoğalır.

         2014 yılına kadar her türlü ulusal işlerin merkeziydi ama artık görev dağılımı yapmaya başlandı. En azından tüm uçuşlar Taşkent’ten yapılırken artık Semerkant’ta da direk uçuşlar var bizlerin geldiği gibi. Taşkent yeniden inşa ediliyor. Yeni binaların yapımı hızla ilerliyor bir 10 sene sonra Taşkent’in çehresi tamamen değişecek. İnşaatların yapımı bitince Cumhurbaşkanlığı sarayı, bürokrasi, Üniversiteler hep yeni yapılan Taşkent’e taşınacak.

          1977 yıllarında Taşkent’e ilk metro istasyonu yapılınca çok mutlu olmuş Ruslar bizi çok seviyor, bizi düşünüyor diye sevinmiştik. O yıllarda Orta Asya’da Kazakistan’daki Alma Ata’da 2011 yılında metro yapılana kadar tek metro bizdeydi. Sonra anladık ki yakınımızdaki Afganistan bizi ele geçirmesin, olası saldırıda Rusya’nın ordusu korunsun diye. Yani dedi 1979 da Ruslar Afganistan’ı işgal ettiler. Öncesinde metroyu da sığınak olarak inşa etmişler. Sonra yine caddelerin bu kadar geniş olması da kendi tankları, araçları rahat geçsin diye yapılmış. Neyse dedi o savaşta çok gencimiz hayatını kaybetti. 

           Hayatın gerçekleri bu işte bir ülke kendi ülkesinden başkasına hayrına bir iş yapmıyor. Yemyeşil parklardan geçtik. Bir tane Taşkent Eye’da burada var, güzel. London eye’a nazire yaptım. 😉

                                                 

                                               

                                                       

          Devam edelim. 1876 yılında Rus’lar Taşkent’e geldiğinde 4 metre yükseklikteki surların kapıları kapalı içeri girmelerinin imkanı yok. Yerli halk aralarında para toplayıp surların açık olan 12 tane kapısını da yapıp kapatıyorlar. 

          Rehberimiz devam etti. Yine de her ülkede olduğu gibi içimizdeki hainler canlarının bağışlanması karşılığında Rus’lara Taşkent’i işgal etmenin yolunu gösteriyorlar. Taşkent’e 70 km öteden geçen bir Çirçik nehri var-Siri Derya’nın Taşkent içinden geçen koludur. Ve onun da kanalları var şehre su sağlamak için depolanıyor. Bu hainler diyor ki, su depolanan rezervleri yıkarsanız şehir sular altında kalır evler de surlar da hep toprak olunca yıkılır insanlar ancak o zaman şehri terk eder. Rus’lar kısa bir sürede kanalları yıkıyor ve insanlar şehirden çıkarken de katliam başlıyor. Dünyada örneği olmayan bir katliam.     

    Bakınız 9 Mayıs yani bugün Rusya’da bayram olarak kutlanır, onların zafer bayramıdır. Ama bizim de bazı kişilerimiz onlar gibi bayramı kutluyor maalesef. İşte 1876 yılında Taşkent’i böyle yok ettiler o nedenle de tarihi eserlerimiz çok azdır. Tarihi bir yapıya gidiyoruz. Yoldan görüntüler. İslam Medeniyetleri Merkezi inşa ediliyor diye yazıyor.

İslam Medeniyetleri Merkezi

          Otobüsle gezimiz devam ederken yine bir parktan geçiyoruz ve bir anıt. Çok yakından geçmedik ama yine de gerekli bilgiyi de aldık. Taşkent tarihinde iki büyük deprem yaşamış. Daha sonra anlatacağım ama bu anıt Rus’ların depremden tam 10 yıl sonra yaptıkları bir anma anıtı ama nedense adını cesaret anıtı koymuşlar… Önünde insanlar fotoğraf çektiriyorlar ve tam önlerindeki blok taş bir saat var ve deprem saatinde durmuş olarak işlenmiş yani dedik; sabah 05.20 dedi. Görelim.

Taşkent- Deprem Anıtı

          Şimdi Taşkent’in eski şehrindeyiz, burası şehrin İslami merkezidir. Birazdan Hazreti İmam Meydanındayız. Eski şehir dedik ama tarihi yapılardan en eski sadece 3 tane var. Muti Mübarek, Barak Han Medresesi ve Cuma Camii’dir. Meydana genel bakış. Bayramda binlere kişiler burada namaz kılarmış, görüldüğü gibi öyle geniş.

Taşkent-Hazreti İmam Meydanı

          Meydan Özbekistan’a özel turkuaz mavili kubbeleriyle hayli gösterişli dini ve tarihi yapılarla çevrilmiş. En değerli yapısı eski adı Şaş olan Taşkent’in 10. yüzyılda yaşamış ve lakabı Hazreti imam olan din alimi Ebu Bekir Kaffal eş-Şaşi Külliyesidir. Kaffal eş- Şaşi Taşkent’te çilingir bir ailenin çocuğu olarak doğmuş ve kendi de çilingirlik yapar öyle para kazanmış. Onun için lakabı Kaffal (kilit anlamında) olarak kalmış Şaşi zaten Taşkent demekti. Daha sonra Bağdat’ta yaşamını sürdürmüş orada hayatını kaybetmiş. Külliye, Barak Han, Muyi Mübarek Medresesi ile Tilla Şeyh Camii arkasında bitmemiş bir yapı ve hazreti İmam Camii gibi değerli ve eski sayılan yapılarla çevrili.

          Hemen sağımızda yine en eski yapılardan Tilla Şeyh Camii ve arkasında 8 senedir bitmek bilmeyen Rus yatırımıyla yapılan İslam Araştırmalar Enstitüsü.

Taşkent-Tilla Şeyh Camii ve arkada İslam Araştırma Enst.

          Barak Han Medresesi; 16. yüzyılda yapılmış 34 odalı medresede mescit ve derslikler var. Yerel rehberimiz eski eser olarak elimizde kalanlar bunlar dedi. 1966 yılında Taşkent çok büyük bir deprem yaşadı. 8 şiddetindeki bu deprem Taşkent’in yarısını yok etti. Yine de komşu ülkeler ve Rus’ların yardımıyla kısa sürede toparlandı. Ancak buralar eski gelenekleriyle tek katlı evleriyle kaldı. Yapılan yüksek Avrupai yapılarla da yeni Taşkent kurulmuş oldu. İşte yolda gördüğümüz anıt heykel bu felakette nasıl birlik olunduğunu anlatmak üzere Ruslar tarafından yapılmış Cesaret Anıtıdır.

         Hemen arkamızda Barak Han Medresesi gerçekten güzel.

Taşkent-Barak Han Medresesi

          Muhammet Şeybani hanın yeğeni olan Barak Han Timurluları devirdikten sonra yönetici hanlarının emriyle Taşkent’in hükümdarı olarak atanır. Yapımı 13. yüzyıla kadar uzanan yapı önceleri türbeymiş. 

          Barak Han yanına mescit ve hücre denen eğitim odaları ekleyerek Medreseye dönüştürmüş. İçeri girip bakalım. Kapıdaki yazılar Kuran’dan ayetlermiş. İçine girdik yine hep olduğu gibi turistik eşya satışı yapan dükkân dolu. Böyle olunca da ben şahsen mistik bir hava hissedemiyorum. 🤷‍♀️ Neyse içeri girip bir bakalım.

Barak Han Medresesi içi

          Deprem yıkımından sonra restorasyon çalışmaları mali sebeplerden dolayı yavaşlamış 1950 yılında başlayan çalışmalar 1963 yılına kadar sürmüş. Bugünkü haline ancak 2007 yılında gelmiş. Halen meydanda devam eden çalışmalar var.

Barak Han Medresesi içi

          Daha çok sanata ve turizme çalışıyorlar demek doğru olacak. 😉 Medreseden çıkıp tam karşıya yürüyoruz. İslam Hoca ya da merkez Cuma Camii diyebileceğimiz çifte minaresiyle göz dolduran yapıya doğru. Yaklaşırken hemen solumuzda bir küçük Muyi Mübarek medresesi var.

          Muyi Mübarek Medresesi; Hz. Osman’ın yazdığı Mushaf sergileniyormuş. İçerde fotoğraf çekmek yasak olunca ben girmedim. Ama Önder’ciğim sağolsun her ortamda çeker. Ben rehberimizin anlattıklarını dinledim; Hz. Ebubekir döneminde Kur’an-ı Kerim 7. yüzyılda ceylan derisi üzerine yazılarak (Mushaf) çoğaltılıp birer nüshası çeşitli yerlere yollanırken bir tanesi de Hz. Osman’a yollanır. Hz. Osman bu Mushaf’ı okurken şehid edilir ve kanı da Mushaf üzerine sıçrar. Foto by Önder Kaplan-Teşekkürler hayatım. 💞

Taşkent-Muyi Medresede Hz. Osman Mushafı

          14. yüzyılda Semerkant’ayken sonradan Emir Timur’dan önce buraya getirilmiş. Dini değeri yüksek kadim eşyalardan olduğu için de burada sergileniyor. Sıkı bir güvenlikten sonra içeri geçiliyor. Kapıdan bile bakamıyorsunuz. Tam karşıdan çektim ki kapıdaki ağır muşamba engelini görelim dedim. Desenli mavi kubbeli bina. Giriş bile sağdaki güvenlikten. Medreseyi çekmeye yasak yok buyrunuz. ☺️

Taşkent-Muyi Mübarek Medresesi

Muyi Mübarek’in arkasından Hazreti İmam Camii’ne giriliyor, yan taraftan güzel bir bahçeden geçerek gireceğiz.

Taşkent- Hazreti İmam Camii

         Devasa Kapısı ile de dikkat çekici. Önden ve içerden görüntüsü.

          Hazreti İmam Camii; Aslında yeni bir camii kapısındaki tabelada tarih yazmıyor ama rehberimize 2007 yılında yapılmış. Her şehirde olduğu gibi merkez camii yani Cuma Camii. Girişte hemen göze çarpan sütunlar Hindistan’dan getirilmiş ve sandal ağacından yapılma. Çok güzel görünüyorlar. Fotoğraflara tıklayarak bakarsanız daha güzel. 

          Sağında ve solunda görünen minareler de Hive’deki Cuma Camii’n minarelerine çok benziyor tek farkı pencereleri daha fazla ve süslemesi az boyları da 57 metre…  Bu caminin adı da zaten Cuma Camii. Alttaki fotoğrafta daha iyi görünüyorlar. Çok önemli ayrıca minarenin birini Semerkant’lı diğerini de Harezm’li ustalar yapmış. Dikkatli bakarsanız süslemeleri farklı.

          Ayrıca camini iki kubbesi Semerkant’daki “Tillakor” Medresesi’ndeki kubbe örnek alarak inşa edilmiş. Tek farkla gün boyunca içeriye doğal ışık girmesini sağlayan 12 adet penceresi varmış.

          Aynı anda 5000 kişilik kapasitesi olmasına rağmen topluca sadece Cuma namazları kılınıyor diğer toplu namazlar (Kurban ve Ramazan bayramları) daha önce sözünü ettiğim Hazreti İmam Külliyesinin alanında kılınıyormuş.

          İçine de bakalım çok güzelmiş. Rehberimiz her yöreden gelen zanaatkarlar kendi ustalıklarını sergilemişler dedi. Fotoğrafta paravanla ayrılan bölüm erkeklerin yeri. İlk iki fotoğrafı erkeklerin tarafından ama kapıdan çektim. İçeri girebilseydim kubbeli tavanı çekecektim.

Bu tavanlar kadınlar kısmından, bence de özellikle tavan işçiliği harika. Ve her daim olduğu gibi huzurlu bir ortam…

          Ziyaretimizi bitirip yola çıktık. Taşkent’in olmazsa olmazı gezilmeden dönülmeyen çarşısı* Chorsu*ya doğru.

          Chorsu Pazarı; 10. yüzyıldan beri var olan çarşı ipek yolu zamanında merkezdeki dört alışveriş caddesinin kesiştiği noktada kurulmuş sonradan böyle bir çatı altında birleştirilmiş. Çok renkli, biz de zaten pazar gezmeyi çok severiz.

Taşkent- Chorsu Pazarı

          Giriş yeri kubbeli kapalı yeri ve arkaya doğru da upuzun koridor şeklinde yemek yenen yerler. Yakından bakacağız.

İlk merdivenli yerden girince baktık bize uygun bir şey yok orta yer şarküteri gibi dopdolu kafamı kaldırdım yan kısımlar balkon gibi ayrıca restoranlar var gibi ve sebze pazarı arka çıkışa doğru… Bize çok enteresan gelen şekerler var.

Rehberimiz önce size kadim ekmek fırınına götüreyim o güzelim ekmekler nasıl yapılıyor görün sonra yemek kısmına gideriz dedi. O kadar güzel ki daha önce hiç yememişim gibi inanılmaz lezzetli geldi. İnsanın yedikçe yiyesi geliyor. Görüntüdeki manzaraya fazla takılmayın ekmeklere bakın. 😉 Özel kalıplarıyla şekil verip ortasına da damga vuruyorlar. Fırınları ilginçtir artık odunla değil doğalgaz ile çalışıyor.

Ardından arkadaşlar karnımızı doyuralım dedi. Kubbeli yerin içinden geçip merdivenlerden inerek yemek yenen uzun bölüme geçtik. Aman Allah’ım inanılmaz bir duman zira her yerde mangal yanıyor etler pişiyor. Eh mangal olunca kaçmaz diyen Önder yemeğe oturunca ben fotoğraf turuna çıktım. Evet burası 2. bölüm bakalım neler var. Önce ortam sonra en sevdiklerimi paylaşayım. O kadar kalabalık ki tabak çanak yetişmeyince bulaşıklar da hemen oracıkta yıkanıyor.

Hemen yemek yapılan ön bölümde neler var bakalım. İkinci fotoda Şurva Özbekçe çorba demekmiş. Eh burada da kelle paça çorba var demektir. 👍 Halka açık yemek hizmetleri, Özbek gastronomisinin gerçek bir tadı bence. Özbek pilavı yemenizi tavsiye ederiz. 

Biraz da giysi pazarına bakalım diye çıkarken bir güzele rast geldik birine poz veriyordu ben de çektim. Ayrıca ortam da daha net görünmüş oldu.

Çok kalabalık olmaya başladı çıkışa giderken ayakkabı tamircilerine denk geldik, sağda merdivenlerden de yukarı çıkışa gittik.

          Taşkent gezimize devam ediyoruz sırada Özbekistan Tarihi devlet Müzesi. Restorasyon çalışmaları vardı ama kısmen de olsa gezebildik.

Zemin kattan girişte çalışmalar başlamıştı. Özbekistan’ın ilk Cumhurbaşkanı İslam Kerimov girişimiyle yapılan ve kurulan müze 1996 yılında Emir Timur’un 660. yıldönümünde açılmış.

Üst kata çıkarken duvarda güzel bir yazı var, İslam Kerimov demiş ki; Dünya büyük, Dünyada pek çok ülke var ama eşsiz ana vatanımız Özbekistan bu Dünyada tektir. Burası güzel bir ülke, bu kutlu topraklar sadece bize verildi. Bu büyük duygu kalbimizde yer etmeli, hayatımızın içeriği haline gelmeli.

Üst kata çıktık sıkı tembihli olduğumuz içim ben makinamı çıkaramadım ama telefonlar sağ olsun… Görevliler arkasını döndüğünde eller çalıştı.

Müze 1876 yılından beri var olmuş orta Asya’nın ilk müzelerinden biridir. Özbekistan tarihinde yer etmiş halkların geçmiş yaşamlarından kalan ufak dahi olsa bir sürü eşya sergilemişler. Cam arkasında olunca da anca bu kadar oluyor. Aslında Önder kısaca özetlemiş. 😁 Panoramik görüntü foto by Önder Kaplan💞

Arka taraftan da bir iki görüntü. İlk karede depremde durmuş bir saat ve yaşananların fotoğrafları. Diğeri tarihi değerler.

Emir Timur meydanına gidiyoruz. Meydan Bolşevikler döneminde varmış ama meydanda Lenin ve diğerlerinin heykelleri varmış. 31 Ağustos 1994 Özbekistan’ın bağımsızlığının 3. yılında meydan Emir Timur’un heykeli ile açılırken Cumhurbaşkanı İslam Kerimov *Manevi değerlerimizi sömürge işkenceleri altında göstermemiştik şimdi yerini buldu * mealinde konuşmuş.

Yemyeşil harika bir park ve meydan ortada Timur’un heykeli. Timur’un elinde kılıç yok. Devlet adamı olarak betimlenmiş. Ülke içinde yer alan 3 heykelin biri bu diğeri doğduğu şehirde 3. de Semerkant’taydı hatırlarsanız. Kaidesinin önünde *Güç Adalettir* yazıyor. Parkın arkasında Kongre binası hemen yanında saat kulesi var.

Merkeze doğru devam ediyoruz. Trafiğe kapalı geniş bir caddedeyiz. Adı Broadway. Tabii Bolşevikler zamanında öyleymiş zira sinema, tiyatro ve bir sürü kafe, hatta eğlencenin doruklarda olduğu bir yermiş. Sonradan daha düzgün hale getirilmiş. Tam bir sanatçılar sokağı ve genç- yaşlı herkesin sosyalleştiği bir ortama dönmüş. Biraz yürüyüp ortamı gözlemledik. Pamuk şekerleri görüp çocukluğumu hatırladım. Güzel yani ama akşam yemeği için de dönmek zorundayız. Ortamı görelim bu kadar kısa değil elbette. 😁

Alttaki ilk karede yanında çantasıyla üniformalı hanımın durumunu anlayamadım, sanki birini bekler gibiydi hem sanırım gözleri de görmüyordu. 🤔

Taşkent’e ve Özbekistan’a yarın veda edip Kazakistan’a uçacağız. Bugün böyle hoşça kal diyoruz. Biz Özbekistan’ı kendimize çok yakın bulduk. Renkli ortamından, kadim eserlerine sahip çıkmalarından, yaşadıkları sömürge dönemi felaketlerinden çok etkilendik. Ama gerçekten sevdik. Tüm gezimiz boyunca bize değerli katkıları için yerel rehberimize sonsuz teşekkürlerimizle… Kazakistan’da görüşünceye dek bizi unutmayınız. 😉😁

Sağlık ve sevgiyle kalın… 💞💞💞

BÜYÜK İPEK YOLU -ÖZBEKİSTAN-5

SEMERKANT

          Güzel bir Mayıs sabahı ilk ayak bastığımız ama gezmeden içinden geçtiğimiz Özbekistan’ın kadim şehirlerden Semerkant’a doğru yola çıkıyoruz, saat 08:00 ve tarih 08 Mayıs 2024. Önümüzde 280 km. yol var ama mola ile toplam 4.5 saat sürermiş. Buhara’yı arkamızda bırakırken hava yine bulutlu ve arada hafif yine serpiştirdi.

Özbekistan-Buhara
Özbekistan-Buhara

          Semerkant hakkında yerel rehberimizden bilgiler alıyoruz nasıl olsa yol hayli uzun. Semerkant Özbekistan’ın nüfus yoğunluğu açısından ikinci büyük şehridir. 2500 yıllık tarihe sahip bu kadim şehrin adı zengin, semiz ve beslenmiş şehir anlamına geliyor. Evet, evet bizlerin kullandığı semiz-besili anlamında. Başkaca; yakınlarından geçen Zerefşan nehri nedeniyle bu adı almış. Zerefşan, altın kaynayan nehir demektir ve yakınlarındaki altın madenlerinden dolayı bu adı almış denir. 

          Tarihi ipek yolunun önemli bir durağıdır. Dünyanın en büyük ilim, bilim adamları, yazarları, filozofları Semerkant için Dünya’nın yeryüzündeki cenneti, ruhun gül bahçesi demişler ardından da yine de anlatmakta yetersiz kaldık demişler. Derken Semerkant vilayetine giriş yaptığımızı gösteren taş bir abide gördük. Hava puslu yolda biraz yağmur atıştırmıştı.

          Semerkant’ın kuruluş efsaneleri de çok çeşitli. Efsane diyorum zira Semerkant’ın kuruluşu hakkında tam bir bilgi yok. Bu efsaneler, şehrin coğrafi konumu, tarihi süreç içindeki önemi ve farklı kültürlerin etkileşimi gibi gerçeklerle iç içe geçmiş. Sebebi de yerel halkın Semerkant’ı özel ve önemli bir şehir olarak göstermek istemeleridir. Efsane olur da ben yazmaz mıyım? Okuyalım o zaman.

          Bilinen efsaneler, şehrin coğrafi konumu, tarihi süreç içindeki önemi ve farklı kültürlerin etkileşimi gibi gerçeklerle iç içe geçmiştir. Hala önemini koruyan Afrasiyap (Efrasiyap) efsanesidir.

          Afrasiyap İran mitolojisinde önemli bir yere sahip Türk boylarına karşı savaştığı söylenen bir kraldır ve Semerkant şehrinin kurucusu olarak bilinir. Efsanenin kaynağı büyük şair Firdevsî’nin yazdığı Şehnamedir ve İran mitolojisini, varoluşundan bu yana eski tarihini anlattığı manzum bir destandır. Destanın kahramanı da Fars kökenli yarı mitolojik kahraman Feridun’dur.

          Feridun sahip olduğu muazzam topraklarını 3 oğlu arasında dağıtır. Selm’e Hindistan’ı, İrec’e İran’ı, Tûr’a da Turan’ı verir. Sonra da Oğul Tûr için Semerkant’ı inşa ettirir. Daha sonra Tûr soyundan gelen efsane hükümdar Afrasiyap Semerkant’ı yeniden imar edip kendine başkent yaparken adını da verir. Bu efsane hükümdar, bizim de tarihten tanıdığımız Türk tarihi kahramanlarından Alp Er Tunga’dır. Şehir, bu efsane sayesinde İran kültürünün önemli merkezlerinden biri olarak kabul edilmiş ve tarihi boyunca bu kimliği korumuştur. Bu tarihi kalıntıların bulunduğu arkeolojik alana Afrasiyap antik kent alanı denir.

          Öğlen oldu şehre giriş yaptık kısa bir şehir turu yaptık, Özbeklerin büyük komutanı Emir Timur’un heykelinin olduğu bir parktan geçtik ardından otelimize döndük.

Semerkant- Emir Timur Heykeli
Semerkant- Emir Timur Heykeli

          Biraz Semerkant’ın tarihine bakarsak çok eski dönemlerden yeryüzünün sahibi biziz diyen İran kökenli Persler yani Ahameniş’ler kurmuş. İmparatorları Kiros daha sonra gelenler Darius’un bir Türk kadın komutana yenilmesi ve Dünya’ya rezil olması ve ondan sonra, ölürken eğer ben o kadar kısa yaşayacağımı bilseydim (yani 33 yaşına kadar) dünyayı gezmek yerine 10 sene devleti idare eder sonrasında sarayımda zevk içinde hayatımı geçirirdim diyen İskender’ler velhasıl hepsi bu topraklarda hüküm sürmüşler.

          Orta Asya hep zengin olduğu için burayı işgale gelen tüm krallıklar bölgenin zenginliğini bilerek geliyorlardı. Ama buradaki insanlar o zenginliğin farkında değildi. Hatta Çinliler bile milattan sonraki 2. ve 4. yüzyıl arasında bu zenginliğe kapılıp onca yol gelmişlerdir. Ve tabi ki o zamandaki Anadolu göçüne hazırlık yapan eski Türk hanlıkları yani onlardan başlayıp bugünlere kadar olan Göktürkler, Hunlar gelmişler, kısaca her taşın altından Türkler çıkmış. Sonra 8. Yüzyılda 712 -715 arası Arap kökenli Emevî’ler gelmiş. Arapların Orta Asya’ya girmesi ile İslamiyet geldi demiştik. Ama İslamiyet’i de Dünya’ya yayan Türk alimler, imam Buhari’lerdir diye kısa bir hatırlatma yapalım. Otelde öğle yemeğimizi aldıktan sonra şehir gezimize başlıyoruz.

           Gur-i Emir Türbesi, lider Emir’in türbesi; Burası büyük komutan Emir Timur Nam-ı diğer *Aksak Timur* un mezarı diye geçer. Ama medrese olarak ilk yapılış amacı Timur’un isteği ile torunu Muhammet Gur Mirza içindir. Medresenin karşıdan görüntüsü bile muhteşem.

Semerkant- Emir Timur Türbesi
Semerkant- Emir Timur Türbesi

          Muhammet Gur Mirza kimdir; Timur’un 2. Varisi olarak bilinen Cihangir Mirza’dan olan torunu Muhammet Gur Mirza. Timur’un gözetiminde çok yetenekli bir komutan olarak yetiştiriliyor ve 15 yaşına geldiğinde de komutan olarak görev alıyor. Bu yeteneklerini gören Timur onun adına bu medreseyi yaptırıyor. Burada yetişen öğrencilerin hepsi Timur’un hizmetinde diğer ülkelere gönderiliyorlardı. Yani Timur’un istihbaratçıları burada yetişiyordu.

          Tarihe bakarsak Timur’un 3 senelik 5 hatta 7 senelik uzun süren savaşları vardı. Ama Timur 1370’te iktidara geldikten sonra 1405’e kadar hiçbir savaşı kaybetmeyen bir komutan olarak tarihe geçer. İşte sebebi burada yetişen istihbaratçılar – casuslardır. Timur onları Azerbaycan, Irak, İran, Hindistan, Suriye ve Ankara’ya yollamış, yörenin insanı gibi yaşamış öğrendiklerini Timur’a aktarmışlar. Savaşları böyle kazanmıştır.

          Muhammet Gur Mirza, Muhammet Sultan diye de anılıyor, çok genç 27 yaşındayken 1403 yılında İran’da bir hastalıktan aniden ölür. Torununu çok seven Timur ülkede uzun bir süre yas ilan eder. Bu medreseyi ve arkadaki hanı daha önce onun adına yaptırmıştı. Bu defa medrese ile hanın ortasına da türbeyi yaptırır. İnşasına 1403 yılında hemen başlanır bir sene içinde de biter. Bu arada Muhammet’in naaşı İran’da öldüğü şehirde özel muhafızlarca korunur. Medrese bittiğinde de Muhammet Sultan’ın naaşı buraya getirilip gömülür. Medresenin ilk giriş kapısı alttaki fotoğrafta.

Semerkant- Emir Timur Türbesi
Semerkant- Emir Timur Türbesi

          İçerden görünüşü de çok güzel. 

Semerkant- Emir Timur Türbesi
Semerkant- Emir Timur Türbesi

          Çok büyük güzel çiçeklerle donatılmış bir avludan geçip diğer binaya yani türbeye giriyoruz.

Semerkant- Emir Timur Türbesi
Semerkant- Emir Timur Türbesi

          Timur çok değil iki yıl sonra savaş hırsından vazgeçemeyip 1404 yılında büyük Çin seferine çıkar. Daha yarı yolda çok sert geçen Ocak ayında üşütür hastalanır Kazakistan civarındaki Otrar’da mola vermek zorunda kalır. Hastalığı zatürreye çevirince hayalini kurduğu Çin’e ulaşamadan ölür. Ordudan ve düşmanlarından ölümü gizlenir. Cenazesi büyük gizlilik içinde Semerkant’a götürülür. Etrafa da Semerkant’a Timur’un eşlerinden birinin gittiği yayılır. Ve aceleyle buraya torunu Muhammet Sultan’ın yanına gömülür.

          Oysa vasiyeti vardı; Kendisi için çok sevdiği Semerkant yakınlarındaki (Keş şehri) Şehrisebz’de önceden şanına yakışır mezar yeri yaptırmış ve oraya gömülmeyi vasiyet etmişti. Ama 1405 kışı Özbekistan tarihteki en soğuk kıştı. Şehrisebz’e giden yollar zorlu kış aylarında geçit vermediğinden vasiyeti yerine getirilememiş ve Semerkant’ta torunu Muhammet Sultan’ın yanına gömülmüştür. 

          Altta paylaştığım fotoğrafta yeşim taşlı kabir Emir Timur’a ait.

Semerkant- Gur Emir Timur Türbe içi
Semerkant- Gur Emir Timur Türbe içi

          Yanındaki siyah taşlı Muhammet Sultan. Timur’un üstündeki küçük taş Uluğ Bey’in bebekken ölen çocuğuymuş. Diğerleri Timur’un ölümünden sonra tahta geçen oğlu Miranşah Mirza, ikinci oğul Şahnur Mirza ve yine torun Uluğ Bey buraya gömülünce aile kabristanına dönüşmüş. Aileden olmayan tek mezar da Timur’un manevi öğretmeni Tirmizli Seyyid Bereke ait o da fotoğrafın sağında yarım görünen mezar taşı. Asıl kabir odası alt kattaymış. Yani toprak mezar, kabir tam bu yeşim taşın altına denk gelen yerde. Zir-i zemin diye adlandırılıyor.

          Türbenin iç duvar süsleri alçı değil papier mache tekniği ile yapılmış. Bu teknik bizim un-su-kâğıt veya tutkal-kâğıt karışımı ile yapılan bir hamura benzer suya dayanıklı katmanları arttıkça dayanıklılığı artan bir yapı malzemesi ile yapılmış. Alttaki fotoğraflara çift tıklayınız bu harika tekniği görebilirsiniz.

           Türbe ziyaretimizi de bitirdik çıkıştaki parkın girişinde Timur’u Özbekistan için değerini anlatan devasa bir pano var. Google çevirisi ile kısaca kendi yorumlarımı ekleyerek özetleyeyim.

          Emir Timur, sadece büyük bir komutan ve devlet adamı olmakla kalmayıp, aynı zamanda İslam dininin önemli bir destekçisi ve sanatların hamisi olarak da bilinir. 14. ve 15. yüzyıllarda yaşadığı dönemde, özellikle Semerkant’ta büyük bir kültürel ve mimari dönüşüm yaşanmasına öncülük etmiştir.

          Timur döneminde, Semerkant’ta el sanatları, resim, oyma, taş işçiliği, camcılık ve çömlekçilik gibi alanlarda büyük bir ilerleme kaydedilmiştir. Zamanın en yetenekli mimarları, Semerkant’ta muhteşem yapılar inşa etmişlerdir. Bu gelişme sadece Semerkant ile sınırlı kalmamış, aynı zamanda İran, Horasan, Kafkasya ve Kazakistan gibi geniş bir coğrafyada da benzer inşaat faaliyetleri gerçekleşmiştir.

          Timur, fethettiği topraklarda sadece görkemli yapılar inşa etmekle kalmamış, aynı zamanda şehircilik ve altyapı çalışmalarına da büyük önem vermiştir. Medreseler, camiler, türbeler, kervansaraylar, şifa merkezleri, yollar, köprüler ve su kanalları inşa ettirmiş, tarım alanlarını geliştirmiş ve bahçeler kurdurmuştur. Tüm bu çalışmalar, bölgenin ekonomik ve sosyal hayatını canlandırmıştır. 

          Devlet yönetiminde adaleti ve disiplini ön planda tutmuştur. “Timur Kanunları” adıyla bilinen hukuk sistemi, günümüzde bile önemini koruyan bir yönetim modelidir

          Emir Timur, sadece büyük bir fetihçi değil, aynı zamanda döneminin en önemli devlet adamı, sanat ve kültür medeniyeti olmuştur. Onun sayesinde Semerkant, Orta Asya’nın en önemli kültür merkezlerinden biri haline gelmiş ve bu miras günümüze kadar ulaşmıştır. Timur’un inşa ettirdiği yapılar ve kurduğu sistemler, Orta Asya’nın kültürel ve tarihi zenginliği hakkında önemli bilgiler vermektedir. Güzel bir Özbek kızı ile Emir Timur.11-IMG_0766

          Özetle; Emir Timur, Orta Asya’da büyük bir kültürel ve mimari dönüşüm yaşatan, adaletli ve güçlü bir yönetici olmuştur. Onun sayesinde Semerkant, Orta Asya’nın en parlak dönemlerinden birini yaşamıştır. Zaten pano başlığı da *Dünyanın en adili Semerkant yeryüzünün, Dünya’nın incisidir*.

          Şimdi Timur’dan Semerkant’ı nasıl başkent olarak seçtiğinin hikayesi var. Özbekistan’ın aşırı sıcağı ve nemi bunaltıcı. Timur da çevre şehirlere adamlarını yollayıp kapılarına koç karkası – hani kasaplarda asılı gördüğümüz bütün bir koç düşünün, neyse bir müddet sonra Semerkant hariç tüm şehirlerdeki koç karkasları çürür ve kokar sadece Semerkant’taki koç karkası çürümez hatta neredeyse kurumuştur nem ayarı da uygun olunca en sağlıklı şehir burasıdır der ve Semerkant’ı başkent yapar.

          Timur’un İran savaşında ilginç bir durumu var diye söze girdi yerel rehberimiz. Timur İran’a gitmeden önce diyor ki, Bana İsfahan’da Ebu kasım Firdevsî’nin mezarını bulacaksınız. Neden Keykavus değil de Firdevsî? Çünkü Şehnamenin yazarı Firdevsî kitabının her bir sayfasında Türklüğe küfreder, her 10 sayfada bir Türklüğe hakaret eder. Timur buna kızgındır. Aslına bakarsanız Firdevsî 12. yüzyılda yaşamış ölmüş gitmiş bir yazar. Timur da 14. yüzyılda yaşıyor arada 200 yıl fark var. Yani belli ki Timur kin gütmüş.

          Ordusunu alıp yola koyuluyor. Bağdat’tan başlayıp Isfahana kadar tek canlı ot bırakmıyor. Ve İsfahan’a gelince askerlere neredeymiş o adamın mezarı gösterin diyor. Mezarın başına gelince üstüne ayağını koyuyor ve diyor ki, * Ey Firdevsî kalk da bir gör! Yazdığın o saçma sapan eserinin her sayfasında aşağıladığın Türkler sana ne yaptı! Ayağıyla her vurduğunda sözlerini yineliyor. Kalk bak Bağdat’tan Isfahan’a kadar bir canlı ot bile bırakmadım. Semerkant mı güzel Isfahan mı? diyor. Bu arada tüm askerler mezara zarar veriyor. Özbekler de işte Türklüğü bu derece savunan bir İmparatordu diye anlatıyorlar. Timur 35 yıllık saltanatında (1370-1405) sayısız eserler bırakmış Semerkant’ı ihya etmiştir.

          Nihayet Recistan Meydanı’na geldik. Bu meydanda Uluğ Bey Medresesi, Şîrdâr Medresesi, Tilya Kori- Tille Kâri Medresesi gibi üç muhteşem yapı var. Alttaki fotoğrafımda soldaki Uluğ Bey Medresesi, karşıdaki Tille Kâri Medresesi ve sağdaki Şîrdâr Medresesidir.

Semerkant- Recistan Meydanı
Semerkant- Recistan Meydanı

          Recistan Meydanı; Özbekçe *Kumlu alan* anlamına geliyor. Vaktiyle Semerkant’ın pazar yeriydi. Timur döneminden sonra Uluğ Bey’in hükümdarlığı döneminde  yapılmış, Kervansaray, Hankâh (büyük tekke) ve diğer bölümleriyle hayli büyük bir külliye olmuş. Birçok deprem geçirmiş günümüze kadar gelen Uluğ Bey Medresesidir.

          Uluğ Bey Medresesi; 1417-1420 Timur’un çok sevdiği torunudur Uluğ Bey. Doğduğunda Timur ona da kendi adını vermiş benim gibi güçlü bir komutan olsun adını Muhammed Taragay koydum demiş. Tabii Timur gibi İmparator olmuş ama O’nun gibi kılıcıyla komutan olmak yerine Dünya’da ilmiyle, eğitimle söz sahibi olmayı tercih etmiş.

          Uluğ Bey adı gibi ulu bir insandı. Doğduğunda bile bir keramet vardı yani bir insanda o kadar fazilet, o kadar keramet olursa o adam doğduğunda da keramet ile doğarmış diye anlattı rehberimiz.

          Timur yine uzun bir seferdedir ve 1394 Mart ayında Azerbaycan’ın o zamanki Sultaniye şehrinde her yerde tabiri caizse su yerine kan aktığı bir sırada Timur’un hareminde bir çocuk dünyaya gelir. Torunun doğduğunu duyan Timur verdiği katliam fermanını yani emri geri alır. Sen koskoca Timur buradaki 10 binlerce insanın ölümüne emir verdin ama bak Allah’ta sana bir can gönderdi, demek ki bunda bir hayır vardır der. Böylece Uluğ Bey’in doğumuyla binlerce insan da yeniden doğmuş sayılır. Uluğ Bey’in kerameti de buradan gelir derler.

Semerkant- Uluğ Bey Medresesi
Semerkant- Uluğ Bey Medresesi

          Uluğ Bey Timur’un gözde torunu olduğu için Muhammed Taragay adını kullanmayan halk ona *Emir-i Kebir* Uluğ Bey demeye başlamışlar ve öyle kalmış. Timur İmparatorluğu’nun önemli şehzadesi hem matematikçi hem de Astronomi alimi hem de etkili bir hükümdarıydı. Babası Şahruh Mirza tarafından henüz genç yaşta, 16 yaşında, Maveraünnehir bölgesinin yönetimine getirildi. Bu geniş toprakları yaklaşık 38 yıl boyunca yöneten Uluğ Bey, hem başarılı bir devlet adamı hem de döneminin en önemli bilim insanlarından biri oldu.

          Babası Şahruh’n 1447 ölümünden sonra başlayan taht kavgasında hazineden pay vermediği büyük oğlu ile arası açılır. Dini konularda daha taassup sahibi olan Abdüllatif babasını ve kayırılan küçük kardeşi Abdülaziz’i şeriata muhalefetten kısa bir şeriat mahkemesi sonrası ölüme mahkum ettirir. Uluğ  Bey tahtı oğluna devretmeye razı olur ve hacca gitmek için izin ister. Her zaman olduğu gibi yine akıl çelenlerin yüzünden Uluğ Bey yolda küçük oğlu da birkaç gün sonra bir şekilde öldürülürler.

          Uluğ bey önce burada kendi medresesinde gömülmüş. Ölümüne sebep olan oğlu Abdüllatif de öldürülünce yerine geçen Abdullah, Uluğ Bey’i Emir Timur’un türbesine taşıtmış. Uluğ Bey Medresenin asıl planında yer alan Hankâh ve bir de mescit bugünlere gelememiş. Medresede eğitim ücretsiz ama sıkı bir sınavdan geçmek gerekiyor. Medrese şimdilerde müze ve otantik eşyaların satıldığı dükkanlarla dolu. 

          Hemen solunda ve üç medresenin nispeten geniş olanı Tilla Kari var. Ama önem sırasınca tam karşısında Şirdar Medresesi var. 

          Şirdar Medresesi; 1619-1636

Semerkant- Şirdar Medresesi
Semerkant- Şirdar Medresesi

          Uluğ Bey Medresesinden daha geç, 200 yıl sonra bir tarihte yapılmış olmasına rağmen Uluğ Bey’in medresesi ile çok fazla benzerliği var. Zaten Uluğ Bey’in yıkılan Hankah’ının üzerine  zamanın Valisi sayılan Yalantguş Bahadur’un emriyle yaptırılırken Uluğ Bey Medresesinin yansıması olması hedeflenmiş. Benzerlik talihinde de devam etmiş ve Uluğ Bey Medresesi gibi depremlerle yıkılmış, yıkık hali ile uzun yıllar atıl kalmış. Ancak 1950 den sonra yapılan restorasyonlarla ayakta kalmış. Bir çok filozof ve din alimleri burada eğitimci olarak çalışıp öğrenci yetiştirmiş.

          Medresenin yüksek taç kapısının alınlığında simetrik iki kaplan iki ceylan betimlenmiş. Kaplanların içinde insan yüzü güneş tasviri olarak işlenmiş. Kaplanlar Aral kaplanı ve avları olan ceylana yönelmişler. Aslında ince bir anlatım var. Güneş Emir’dir, av ve mücadele Emir’in ne kadar güçlü ve zaferler kazandığını anlatır. Daha sonra Kaplan motifi Timur’un ve sonra da Özbekistan’ın ulusal simgesi olmuş.

          Bilgiye aç olup bulmak isteyen, bulunca da kaplan gibi avını yakalar yani bilgiye ulaşır. Yeri de bu medresedir. Bu da benim yorumum.😇 Medreseler o kadar renkli ve güzel ki, modellerle çekim yapan fotoğrafçılar hummalı bir çalışma içindeler. Biraz ara verelim güzellere bakalım.  

          Şir aslan demekmiş *Şîrdâr* da aslanların yeri anlamına geliyor. Medreseye  Yalantguş Bahadur adı verilmiş ama halk aslanlı yer olarak benimsediği için Şîrdâr olarak değiştirilmiş. Dekoratif yazıların çoğu Kur’an’dan sureler imiş. Ve meydanın son güzel medresesi. 

          Tilla Kari Medresesi; Şîrdâr Medresesinden tam 10 yıl sonra 1660 yılında Vali Yalantguş Bahadur tarafından yaptırılmış. Ama erkenden ölünce medrese tamamlanmadan kalmış. Medrese olarak yapılsa da bu defa içinde Merkez camisi olarak anılan Cuma Camii de yapılmış. Görkem kubbelerine de yansımış. Her iki tarafında da muhteşem mavilikte kubbeleriyle gerçekten de çok göz alıcı.

          Boş bulduğum tek karede ortada iki kadın ile görüntü efsane oldu.😉 İçerdeki cami görülmeye değer. Her taraf altın varak kaplı. Zaten adı da bu nedenle Tilla Kari- Farsça Yaldızlı- Altınla kaplı demek. 

Semerkant- Tilla Kari Medresesi
Semerkant- Tilla Kari Medresesi

          Üstte fotoğrafın solunda görülen büyük kubbenin altı camidir. Şimdi bu caminin altın kaplı iç güzelliğini görelim. 

          İçerde eski zamandaki görüntülerini içeren sergi var, biz arka bahçeye bakalım dedik. Her üç medresenin de arka bahçesi var. Talebeler için yapılan yatakhaneler ve sınıfların işlemeleri harika. Tüm odalar yine turistik satış yerleri.

          Artık yavaş, yavaş çıkışa gidiyoruz harika bir park var yemyeşil ve etraf güleç insanlarla dolu. Parkın çıkışında bizi İslam Kerimov’ un heykeli karşıladı. Ardından Semerkant yazısı ile Önder’i çektim.

Semerkant- Recistan Meydanı
Semerkant- Recistan Meydanı

 

Semerkant- Recistan Meydanı
Semerkant- Recistan Meydanı

 

Semerkant- Recistan Meydanı
Semerkant- ve Önder Kaplan

          Arabamıza bindik, Timur’un eserlerinden bir başkasına, Semerkant’ta yaptırdığı en büyük Camiye gidiyoruz. Bibi Hanım Mescidi. Kapıyı bile kadrajıma sığdıramadım. İnanılmaz yüksek. Yer, yer restore edildiği belli oluyor. Restorasyonların büyük bölümü Sovyetler döneminde yapılmış. 

Semerkant- Bibi Hanım Camii
Semerkant- Bibi Hanım Camii Taç Kapısı

Girişte ağaçlık geniş bir bahçe. Sıcaktan bunalmışken ağaç altı keyifli geldi. Rehberimiz güzel anlatıyor ama Türkçesini bazen biz düzeltiyoruz. Cuma Camii, Timur Hindistan seferine çıkmadan önce yapılmasını emrettiği bir yapı.

          Cami orta Asya’nın en büyük yapılarından biridir tarihçi Şerafettin Ali Yezid Zafername adlı eserinde miladi 1398 yılında Ramazan-ı şerif ayının dördüncü gününde emir Timur başkentin en güzel yerini seçmiştir diye yazmış. İnşaatına saray mülk hanımın öncülük etmesi nedeniyle “Bibi Hanım Camii” olarak adlandırılmış. Bibi hanım bir çeşit soyluluk unvanıdır. 

          Timur, Hindistan Seferinde kazandığı başarının nişanesi olarak düşünmüş ve tasarımında ihtişamı ön plana almış. Düşünün ki 4 bin hektarlık bir alan aynı anda 10 bin kişi namaz kılabilir. Hindistan’dan dönerken beraberinde 95 adet fil ( bunlar bildiğimiz gibi daha sonra Ankara savaşına katılmışlardı) bir çok usta ve 500 kadar işçi getirmiş. Yerel halktan da aldığı ustalarla inşaata başlanmış.

25-IMG_0862
Semerkant- Bibi Hanım Camii

          1398 yılında başlanan inşaat yavaş gidince Timur öleceğini biliyormuş gibi ustaları sıkıştırmış camiyi çabuk bitirsinler diye, hatta söylenen o ki, yüksek duvarlarda gezinip aşağıya altın, gümüş değerli kumaş gibi cezbedici eşyalar atarmış. Ustalar da temeli hızlandırmış daha çabuk yukarı çıkar, daha çok ganimet toplarız demişler. İşte bu nedenle caminin temelini zayıf yaptıkları söyleniyormuş. Zira kemerlerden, kubbelerden biri cemaatin üstüne yıkılmış.

          Neyse Timur inşaat başladıktan 1 sene sonra 1400-1404’te Memlükler üzerine sefere çıkınca inşaatın takibini Bibi Hanıma bırakır. Döndüğünde içinde; 8 büyüklü küçüklü cami, 8 minare, 8 tane giriş kapısı olan muhteşem bir külliye ile karşılaşır. Ancak kapıların yüksekliğini minarelerin yüksekliğini beğenmez yıktırır. 35 metre yapılan Taç Kapıyı 50 metreye yükselttirir. Minareleri 80 metre yükseklikte yaptırır. İşte Orta Asya’da bundan sonra tüm minarelerin yüksekliği 80 metre olarak yapılmaya başlanmış.

          Ve maalesef Emir Timur 1405 yılında vefat ettikten sonra cami de yavaş yavaş yıpranmaya başlamış. 1660 yıllarına gelindiğinde camii tamamen kapatılmış. Bahçede Uluğ Bey’in hediyesi devasa mermer bloklardan yapılmış rahle ve içinde aynı büyüklükte Kuran-ı Kerim var. Neden camla kapanmış diyen rehberimiz devam etti. Çocuğu olmayan kadınlar el sürüp altından geçmeye başlayınca bloklar yıkılır sonuç kötü olur diye koruma altına alınmıştır. Camekan nedeniyle pek net olmasa da görünüyor. Foto Önder Kaplan-Teşekkür hayatım. 💞 

          Zaman içinde depremlerle de yıkılmaya devam eden camii nihayet 1970’li yıllarda Sovyetler sayesinde restorasyona bir adım atılmış. Daha sonra Özbekistan’ın ilk cumhurbaşkanı İslam Kerimov’ un sayesinde bugün görüldüğü kadar ayakta kalabiliyor.

          Hemen sağ tarafımızda yine güzelliği camiden aşağı kalmayan küçük mescit içinde hediyelik eşya ve altta fotoğrafını paylaşacağım eski halini gösteren pano var. Tam karşısında yine simetrik olarak bir tane daha var onun da içi boştu.30-IMG_0860

          Taç Kapıdan çıktık yolun karşı tarafına geçtik Bibi Hanım olarak da bilinen Saray Mülk Hanım’ın türbesi var. İçine girmedik. Bibi Hanım Timur’un has eşidir. Afganistan’da yaptığı bir savaşta Balkh Emir’i Hüseyin’i yenmiş güzel eşine Bibi Hanıma aşık olmuş, ganimet sayıp kendine eş yapmış. Neticede amacı Cengiz Han’ın oğlu Çağatay aracılığı ile akrabalık kurup kendini kabul ettirmekmiş.

          Timur’un bir çok eşi olduğu halde Bibi hanımın yeri bambaşkaymış. Timur’dan 1 sene kadar sonra vefat ettiğinde mezarı Emir Timur’un mezarı, türbesi ile çevriliymiş. Depremlerle yıkılmış olan mezar yine Sovyet döneminde araştırıldığında kubbesinin bir kısmı hariç hepsini kaybetmiş olduğu görülmüş. Şimdiki hali 1800’lü yıllardaki fotoğraflarına bakılarak Cumhurbaşkanı İslam Kerimov tarafında restore ettirilmiş. Görelim.

33-IMG_0873
Semerkant- Bibi Hanım Türbesi

          Bu gezinin en güzel yanı tarihi mekanların yakın olması. Arabamıza gitmeden önce hemen yolun soluna doğru kapalı bir pazar yeri var oraya doğru gidiyoruz. Pazarın adı kapısında *Syop Dehqon Bozori* yazıyor yani Siyop çiftçi pazarı. Yerel pazarları hep sevmişizdir. Çok da güzel bir pazar.

34-IMG_0887
Semerkant- Siyop Çiftçi Pazarı

          Hiç yabancılık çekmedik Türkçe bilen çok. Ekmeğin güzelliği, hem tarih de atmışlar 2024. 💃💃💃38-IMG_0884

          Kuruyemiş çeşitlerine Kumru bile dayanamamış.😁😁 36-IMG_0880

          Çok bonkör insanlar ısrarla yiyin diyorlar. Şu şekerleme bizi çocukluğumuza götürdü *Koz Helva* torunlar da öğrensin diye aldık zaten çocuklar tatlıya bayılır. 37-IMG_0881 

          Yollar kapalı tarihi alanı ancak elektrikli küçük araçlarla terk ediyorsunuz. Sırada Uluğ Bey’in Rasathanesi-Gözlem Evi var. Harika bir park ve Uluğ Bey Anıtı. Arkadaki Mural (duvar resmi) harika.

39-IMG_0889
Semerkant- Uluğ Bey

          Gözlem Evi çok güzel bir tepede ağır, ağır çıkıyoruz merdivenleri tepemizde güneş elbette. 😁 Kadim bir Rasathane göreceğiz, çıkıyoruz.40-IMG_0892

          Uluğ Bey Gözlem Evi (1428-1429), Timur’un gözde torunu ve saltanatın 5. Sultanıdır. 1428 yılında inşası başlamış bir sene sonrası 1429 yılında bitmiştir. Yapımı ile bizzat Uluğ Bey ilgilenir. Dünya’nın en önemli Rasathanesi olur. Rasathanenin çok kıymetli bir de öğrencisi olur tarihten tanıdığımız Ali Kuşçu. Hani Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a çağırdığı genç alim. Gerçi biz de kıymetini bilememişiz Tophane sırlarındaki rasathanesini başına yıkmışız. 

          Altta fotoğrafını gördüğünüz bina ilk yapılan rasathanenin bulunduğu yere sembolik olarak yapılmış. İlk yapılışı 3 katlıymış. Kalıntıları 20. yüzyılda eski bir belgede tespit edildikten sonra bulunmuş.

41-IMG_0916
Semerkant- Uluğ Bey Gözlem Evi

          İnsanların bakıp da gördüğü neydi derseniz  siz de görün derim. 😁 Dünya’nın en büyük rasathanesinin gözlem yeri. Uluğ Bey ve öğrencileri 30 metre aşağıya merdivenlerden inip gözlem yapmışlar. Fotoğrafta görülen  yüksek Taç Kapılı yerden girince bir, iki metre sonra bariyer yapılmış enide hayli geniş, üstelik kalabalık herkes fotoğraf peşinde olunca mecburen kadraja sığan bu kadar oldu. 

          Rasathanenin 40 metre çaplı ana çalışma merkezi. Yerden 11 metre derinlikte düz başlıyor basamaklarla yeryüzündeki yüksekliği de 30 metreyi buluyormuş.

          Uluğ Bey hükümranlıktan ziyade ilim adamı olarak çalışmış. Dünya’nın yuvarlak olduğunu, Ay’ın Güneş’in etrafında döndüğünü yüzyıllar önce bulmuş. Çok da öğrenci yetiştirmiş değerli bir astronom. Öyle ki 1830 yılında Alman Astronom Johann Heinrich, Ay’daki bir kratere *Uluğ Bey Krateri* adını vermişti. Gökyüzünü aydınlatan adam diye anılan Uluğ bey aynı zamanda iyi bir matematikçiydi. 

          Rasathanede yapılan çalışmalar 12 yıl sürmüş. Uluğ Bey dönemin ihtiyacına uygun çalışmalar yapmış. Ay, Güneş ve gözle görülebilen 5 gezegen ve yıldızlara ait gözlemler hep bu tünel şeklindeki gözlem yerinde yapılmış. Yıldızların hareketlerine göre tam konumları kaydedilmiş. Sonuç; Yıldızlar cetvelini oluşturmuş, ünlü eseri *Ziyc* adlı eseri toparlanıp 1440 yılında kitap olarak ortaya çıkmış. Uluğ Bey’in hesaplamalarına göre, yıldız yılının uzunluğu 365 gün, 6 saat, 10 dakika, 8 saniyedir. Güneş ve ay tutulmaları da hesap edilirmiş diyor ve diğer binaya geçiyorum.

43-IMG_0925
Semerkant- Uluğ Bey Gözlem Evi

          Burası da müze olarak kullanılıyor. Uluğ Bey zamanındaki çalışmalar sergileniyor. İkinci fotoğrafta Şerafeddin Ali Yazdı’nın Emir Timur’un muzaffer seferlerini anlatan 15. yüzyılda yazdığı *Zafername* adlı eseri var. Tıklayıp bakarsanız son karede camekanlı yerde usturlap sağ alt köşede de rasathanenin ilk binası görülür.

          Son söz; yazık ki, Rasathanenin sonu da Uluğ Bey gibi olmuş. Yobazlar burada cinler var diyerek yakıp yıkıyor yerine de zaman içinde mescit yapıyorlar. Sovyetler zamanında araştırmalar neticesinde yeri tespit ediliyor. Burada gün yüzüne çıkarılan kısım da toprak altındaki kısmıymış.

          Yeni bir yere doğru gidiyoruz, kadim Afrasiyap tepesine. Semerkant’ın ilk yerleşim yeri olan Afrasiyap tepesinden görünüm. Buradan Shah-i Zinda – Şahı Zinde kompleksine çıkacağız.

49-IMG_0928
Semerkant-Afrasiyap tepesi

          Antik mezarların bulunduğu yere doğru çıkıyoruz. 

          Shah-i Zinda,– Şah’ı Zinde okunuyor. Giriş kapısındaki tabelada Shah-ı Zinda * Yaşayan Sultan* mezarı, 11 ve 12. yüzyılda kurulan İslam mimarisinin hatıra kompleksidir yazıyor ve yanında da *Ziyaret Adabı* diye 8 maddelik bildirge yazmışlar. 👍 Çok beğendim örnek, burası bir hac yeridir saygılı davranın – giyinin, taşları öpmeyin vs. gibi. İşte kapı girişi.

          Şah’ı Zinde (böyle kullanacağım) tam bir nekropol- türbe grubu. 11 türbe yirmiye yakın mezar varmış.  Üç bölümden oluşan anıtların başlangıcı Güney Kısmı oluyor.

50-IMG_0931
Semerkant- Şah-ı Zinda Taç kapısı

          Başlayalım o zaman. Ama bir alıcı fotoğrafta belirteyim ki daha iyi anlaşılsın.

Screenshot
Semerkant- Şah-ı Zinde kompleksi *Alıntıdır*

          1-Hemen çıkınca girişte küçük bir mescit.

53-IMG_0987
Semerkant- Şah-ı Zinda

          Burayı gezerken epey basmak çıkacağa benziyoruz. 😊 Saydım yine 43 basamak. 😁 Ben sayarım deyince herkes saydı ama çok kalabalık olunca kafalar karışmış herkes farklı saymış.😁😁😁

           2- Numaralı bölüm alttaki fotoğraflar.

          Şah-ı Zinde adı yaşayan sultan anlamındadır demiştim. Kim bu sultan? Adı bir efsaneye dayanıyor. Hz. Muhammed'(sav)in kuzeni Kusem Bin Abbas’a atfedilen isimdir. Efsaneyi sonra anlatacağım.

          3- Orta bölüm ve Kusem Abbas’ın türbesine doğru gidiyoruz.

54-IMG_0962
Semerkant- Şah-ı Zinde

          Üstteki fotoğrafta tam karşıdaki kapı Kusem Abbasın Türbesi ve Camii’nin beyaz kubbesi görülüyor. Kuzey kısmına kadar gidip arada bilgi aldıklarımı paylaşayım sonra Kusem Abbas türbesini paylaşacağım. Ama hemen solumuzda Ali Nasafi Türbesi var. Alttaki fotoğraflar, yine kızlar fotoğraf peşinde. Türbe tam olarak kimindir belli değil sadece kapı çevresindeki bazı yazılarda adı geçmiş her hangi bir usta zanaatkar da olabilirmiş.

          4-Kuzey kısmın bittiği yerde manken gibi kızlar fotoğraf çektiriyordu. Zamansızlıktan ortamı boş bulamadım. Alttaki ilk fotoğrafta tam karşıdaki türbe kapısında Kwaja Ahmad yazıyordu. Ama hangi Ahmet Hoca belli değil. 

58-IMG_0969
Semerkant- Kwaja Ahmet Türbesi

          Artık geri dönüyoruz. Sıradan mezarlar. Emir Hüseyin türbesi muhtemelen Timur’un komutanı olabilirmiş. İkinci Emir Zade bir emir çocuğuna aitmiş  diğeri Şirin Bika Aga Timur’un kız kardeşinin mezarı. Hepsinin renkleri aynı ama hiçbirinin birbirine benzer motifleri yok. 

          Evet en güzel türbe olarak kabul edilen Şadi Mülk Ağa en eski mezar olma özelliğine de sahip. Yine Emir Timur’un kız kardeşi Türkan Ağa ve kızı Şadi Mülk Ağa anısına 1372 yılında yapılmıştır. Bu kadar güzel işçiliğinin olması ve günümüze kadar az zayiatla gelmiş olması Timur’un seferlerinden dönerken seramik ve fayans ustalarını zorla alıp gelmesi olabilir. Gerçekten de muhteşem.

          Evet güzel sekizgen görünümlü bir mezar daha var, anonim bir mezarmış.

65-IMG_0960
Semerkant- Sekizgen Anonim Mezar

          Şah-ı Zinde- Kusem Bin Abbas Türbesi, Kusem Bin Abbas Hz. Muhammed(sav)’in amcası Abbas’ın oğludur, Semerkant seferinde şehit olur. Efsane o dur ki, Kusem başı kesilerek öldürülmüş ve fakat ölmeyip başını kolunun altına alıp bir yerlerde saklanmış veya bir kuyuya saklanmış ve hala yaşıyor olduğuna inanılıyormuş. İşte Şah-ı Zinde yaşayan sultan adı buradan gelmekteymiş. Bir rivayete göre de hala türbesinin etrafında gezermiş. Hz. Muhammed’e en son dokunan onu mezara koyan kişi olunca da türbesi hac yerine dönmüş.

66-IMG_0968
Semerkant- Kusem Abbas Türbesi

          En eski yapılardan biridir. Cami, türbe, mescit ve bir de çilehanesi var. Alttaki fotoğrafa görülen işçiliği harika kapının arkası da Kusem Abbas’ın çilehanesiymiş.

67-IMG_0979
Kusem Abbas’ın çilehanesi

          Türbeye girdik çok kalabalık ben sadece tavanı çok beğendiğim için çekebildim. Zaten türbeyi görmek için tahta parmaklıklı bir pencereden bakmak gerekiyor.

68-IMG_0978
Türbenin tavan görüntüsü

          Hemen yan tarafındaki cami kısmına geçiyoruz. Yorumsuz iki kare.

          Özetle, Kusem İbn Abbas Türbesi ve Şah-ı Zinde Kompleksi, İslam’ın Orta Asya’ya yayılışının ve bölgedeki İslam kültürünün gelişmesinin önemli bir tanığı. Farklı dönemlerde yapılan eklemelerle zenginleşen bu kompleks, günümüzde de bizlere kültürel bir yolculuk yaptırdı. Çok beğendik.

          Bugün hayli yorulduk güzel bir Özbek pilavı ile geceyi bitiriyoruz. Yarın Başkent Taşkent’te buluşuncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK İPEK YOLU -ÖZBEKİSTAN-4

BUHARA -2

Güzel bir sabah 7 Mart 2024 Hive’yi ardımızda bırakıp Buhara’ya doğru yola çıkıyoruz. Buhara’dan Hive’ye 6 saatte gelmiştik, bu kez Buhara’ya 6 saatte geri döneceğiz.

Saat sabahın 07:00’si gökyüzü gri bulutlarla dolu muhtemelen yağış gelecek. Otobüsümüze biniyor otelin hemen sağındaki Güney Kapı’dan yani dış kale surlarından geçiyoruz. Güzel Hive’ye bizim gitmemize üzülmüş gibi.

Hive Güney Kapı-Dış Kale
Hive Güney Kapı-Dış Kale

       Hemen minik damlalar başladı ama hepsi o kadar. Şehir içinden geçerken dikkatimi çeken evler yol seviyesinde olsa bile tüm bahçelerin yoldan daha aşağıda olması. Yerel rehberimize sordum yağmur suyunu bolca alsınlar diye imiş. Okula giden öğrenciler, *okul var dikkat* yaya işaretinin yol ortasında çocuk maketi ile gösterilmesi fikrini sevdim.

       Hava yine kapanır gibi oldu. Alttaki fotoğraflarda göreceksiniz çevre yapılar hep tarihi yaşatır gibi. Geçen yazımda bahsettiğim Özbeklerin *İstirohat Bog’i* eğlence parkından geçiyoruz erken saat olunca elbette kapalı. Unutmadan yazayım otobüsümüz iki katlı gibi yüksek görünümlü idi yani şoför bizden aşağıda bizler üst kattayız. Ben fotoğraf çekmek için önde oturunca her şeyi tepeden istediğim gibi çekebildim. Sayıca da az olunca arkadaşlar sağ olsun sorun etmediler. Hepsine buradan selam ve teşekkürlerimi ileteyim. 🫶

       Tüm yol boyunca görebilsem de çeksem dediğim mezarlıkları sonunda zor da olsa yakaladım. Evet kümbet tipi yapılmış mezarlar görsel olarak da tarihi dokuyu yaşatıyor. Normal de mezarlıkların etrafı yüksek duvarlarla çevrili olduğundan ziyaret için gitmedikçe dışardan fotoğraflamak mümkün olmadı. Diğer fotoğraf, bütün arabaların Chevrolet marka olmasından bahsetmiştim. Üstelik beyaz oluşları ile hayli dikkat çekici ve bir araya geldiklerinde de görüntülerine şaşırıyorsunuz aynen şöyle…

       Artık Hive’ den hayli uzaklaştık. Amu Derya, nam-ı diğer Ceyhun nehrini geçmek için maviş köprüye geldik. Geçen defa sorunsuz beklemeden geçmiştik ama bugün şansımız yaver gitmedi bekliyoruz bakalım neden?

Özbekistan- Amu Derya geçiş köprüsü
Özbekistan- Amu Derya geçiş köprüsü

       20 dakika beklemenin sonunda sevimli bir tamir treni çıka geldi. 😁

Özbekistan- Amu Derya geçiş köprüsü
Özbekistan- Amu Derya geçiş köprüsü

       Nihayet Özbekçe *Amudaryo* nehrini geçiyoruz.

Özbekistan- Amu Derya geçiş köprüsü
Özbekistan- Amu Derya geçiş köprüsü

       Bu kez köprü girişindeki süslemeleri ve tabela da yazılanları okuyacak şekilde çekim yapabildim. Tabelada, *Bu köprü Özbekistan Cumhuriyetinin ilk Başkanı La Karimov * İslam Kerimov*’un liderliğinde  2001-2004 yılında tamamlanmıştır. * Diye yazıyor.

Özbekistan- Amu Derya geçiş köprüsü
Özbekistan- Amu Derya geçiş köprüsü

       Hive’ den Buhara’ya geçişte Amu Derya nehrinden sonra bir de Kızılkum Çölü’nü geçmek gerekiyor. Hatırlatayım 300 bin km² yüzölçümüne sahip. Adı çöl olsa bile fauna ve flora yönünden çok zengin, dünyanın 15. büyük çölüdür. Yine aynı petrol istasyonunda durduk. Hive’ den yola çıkıp Kızılkum Çölünü develeri ile geçen dede Nuh’un oğlu Sam’ın kuyusunu bulmuş galiba demiştim. Ama bu kez kadrajda Önder var. 😉13-IMG_7605

        Kasri Arifan Köyü’ne vardığımızda saat 15:00 olmuştu. Yol üstünde indik karşıda Nakşibendi tarikatının binası görünüyor.

Buhara- Nakşibendi Kompleksi
Buhara- Nakşibendi Kompleksi

Kapıdan girmeden önce sağda Bahauddin Nakşibendi’nin mimari Kompleksi 2003 yılında Özbekistan’ın ilk Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’ un girişimiyle yeniden yaratıldı ve onarıldı* yazan tanıtım tabelası vardı. Giriş kapısının adının da Bobi İslam Kapısı olduğunu öğrendik. Hemen yan tarafta Bahauddin Nakşibendi’nin *Yolumuzun temeli sohbettir. İyi ameller sadece karşılıklı sohbetle olur. İnzivada değil* anlamına gelen özlü sözünün yazıldığı bir başka tablo var. Kısaca çile çekmeyi ve yalnızlığı kabul etmemiş. İçeri girince güzel bir bahçe, beyazın ve yine mavilerin hâkim olduğu büyük bir avluya çıktık.

Buhara- Nakşibendi kompleksi
Buhara- Nakşibendi kompleksi

Gözüme hemen açık ve yüksekte yer alan sütunlu eyvan takıldı. Tavan ahşapları yine klasik Özbek tarzı, renkler ve desenler muhteşem. Oraya gelen insanların oturmaları için duvar boyunca uzanan banklar var. Önce bunları görelim.

Buhara- Nakşibendi kompleksi
Buhara- Nakşibendi kompleksi

       Diğer kısımda kadınlara ait mescit olduğu için oturma bankları konmamış. Bu arada havanın sıcaklığı inanılır gibi değil. 20-IMG_0646

       Hatırlatmış olmayayım, ama siz yine de fotoğraflara tıklayarak muhteşemliği görünüz isterim. 😉 

Hala iç avludayız bir dut ağacı altında yerel rehberimizden Şeyh Bahauddin Nakşibendi’nin hayatının kısa bir özetini dinliyoruz. Kapı girişinde de hem Şeyhin tanıtım yazısı hem de kompleksin krokisi vardı. Önce avluyu geniş haliyle göstereyim sonra kısaca ben de öğrendiklerimi aktarayım.

Rehberimizin anlatımıyla; Kasri Hinduvan köyü Buhara’ya 60 küsur km mesafede bir köy. Nakşibendi tarikatının kurucusu Şeyh Bahaeddin Nakşibendi’nin doğduğu ve aynı zamanda kendi adıyla bilinen tarikatın külliyesinin de burada oluşu ile ünlenmiş. Nakşibendi şeyhten sonra da adı Kasri- Arifan (Ariflerin şehri) olarak değiştirilmiştir.

Bahaeddin Nakşibendi Dünya üzerinde bulunan Silsileyi Saadet- sâdât’ta son sırada yer alır. Silsile-i sâdât’ (Hz. Muhammet’in vekilleri olduğuna inanılan evliyalar diyebiliriz) ve bu silsilede adı geçen 7 şeyh Özbekistan’da yaşamıştır. Rehberimiz devam ediyor; peki neden diğerleri değil de Bahaeddin Nakşibendi kurucu olarak kabul edilmiş. Çünkü adamın bir sözü var diyor ki * Dil be yâru- Dest be Kâr* yani, eliniz işinizde, yüreğiniz Allah’ta olsun. Yani tek bu sözü ile halka kendini sevdirmiş birçok mürit edinmiştir. Nakşibendi’nin bir de vasiyeti vardır. Der ki, öldüğüm zaman önce benim mezarıma gelmeyin. Annemin mezarını ziyaret edin sonra bana gelin.

Tanıtım tabelasından kısaca; Muhammed Bahauddin Nakşibendi 1318 yılının mart ayında doğmuştur. Halk içinde Bahauddin, Bahauddincan, Hoca Bahauddin, Balagardon, Hocai Büzrük, Şahi Nakşibendi isimleriyle de tanıtılmıştır. Soy kütüğü babası tarafından Hz. Ali’ye, anne tarafında da Hz. Ebubekir Sıddık’a dayanmaktadır. Gençliğinde babasıyla beraber barg kumaşına nakış yaptığı için, hem de insanların kalbine Allah aşkını nakış gibi işlediği için Nakşibendi ismini almıştır. Bahauddin ise *Din’in nuru* anlamına gelir.

Bahauddin Nakşibendi’nin hayatı Buhara’da ve çevre köylerde geçmiştir. Garip olarak sadece kendi iş gücüyle kazanıp yaşamış, hizmetçi ya da köle almamıştır. İlk piri Hoca Muhammed Boboyi Samosi idi. Yaşlı şeyh bu genç müridine eğitim alması için vekil olmuş Amir Seyit Külal’a yönlendirmiştir. 

Eğitiminin esasında * Dil be yâru- Dest be kâr* yani Kalbin Allah’la olsun. Elin işle meşgul olsun, sloganı vardır. Bu tarikatın bütün mahiyetini bu slogan ve on bir kaide* Raşhalar* (yani damlalar denir) belirler. Bu Raşhalar da Bahauddin Nakşibendi, Yusuf Hamadani ve Abdülhalik Güjdevani tarafından esaslanmıştır. Diye yazıyor.

Girişte gördüğümüz mermer çevreli yapı da Bahauddin Nakşibendi’nin Türbesi. Önündeki mezar taşında *Burası Ehli Sünnet Bahauddin Nakşibendi’nin nurlu türbesidir* Rebiyülevvel ayının üçte birinde ölmüştür (1389) yazıyor.

Buhara- Şeyh Bahauddin Nakşibendi'nin Türbesi
Buhara- Şeyh Bahauddin Nakşibendi’nin Türbesi

İç avludan çıkmadan alttaki fotoğrafta göreceksiniz, hemen sağda erkekler için olan ve kapısında Amir Muzaffarhan Camii yazan bina. Yan tarafında da kadınların camisi var. 4 kubbeli küçük yapı yardım dağıtma yeri olmalı şadırvan değil. Havuz da susuzluk yıllarından kalma havuzlardanmış.

24-IMG_0652

Ara kapıdan nihayet binaların arkasına geçiyoruz. Hemen sağımızda kalabalık erkek grubu binanın kapısında Nadirhan Hücresi yazıyordu. Namaz bitmiş olmalı hareketlenme arttı biz kadınlar tarafından bakıyoruz beyazlar giyinmiş bir zat etrafında yolunu açanlar var. Hatta birinin elinde beyaz bir şemsiye var. Haklılar ama güneş çok yakıyor. Fotoğraf böyle olayları kaçırmayan Önder Kaplan’a ait.

25-önder foto

Neyse zat-ı muhterem Türkiye’mden gelen cemaat ileri gelenlerinden bir şeyhmiş. Adını yazımı yazarken araştırıp buldum. Nakşibendi Tarikatının Menzil şubesi Şeyhi Seyyid Abdulbaki El Hüseyni’nin ilk halifesi yani oğlu Sultan Şeyh Seyyid Muhammed Sâki el Hüseyni.

Cami yanında hediyelik eşya satış yeri olması geleneği burada da bozulmamış. Alttaki fotoğrafta görülenler, hemen arkamızda da yükselen minare Buhara’daki Kolon minarenin minyatürü gibi.

       Kompleksin çok geniş arazi yemyeşil orta yerde havuz var. Nakşibendi Şeyhine yakın olmak isteyenler gömülmek için de burayı isteyince etraf mezarlık olmuş. 

Buhara- Nakşibendi  Kompleksi
Buhara- Nakşibendi Kompleksi

       Burada çalışan herkes Allah rızası için karın tokluğuna çalışıyormuş. Ahşap doğrama pencere yapıyorlardı. Kadınların çalı süpürgeleri de çok güzel.

       Yorgunuz üstelik daha Buhara’ya gidip gezeceğiz, otobüse gidiyoruz. Bobi İslam Kapısının arka yüzü de böyleymiş.

Buhara- Nakşibendi  Kompleksi
Buhara- Nakşibendi Kompleksi

       Buhara’ya geldik güzel bir (mural) duvar resminin önünde indik. Hisar Sokak’tan ve aralardan geçtik ama henüz bir hikaye çıkmadı.🤷‍♀️ 

       Rehberimizden sürpriz bir ziyaretimiz olacağını öğrendik.

       Chor Minor Medresesi: Dört minare. Artık biliyoruz ki Buhara medreseler şehri. Evet bine yakın medreseye sahip bu şehirdeki medreselerden biri olan Chor Minor Medresesi tarihin sayfalarında yer alırken fiziki olarak artık yok. Ama Khalif Niyazkul adıyla da bilinen medresenin dört kuleli harika kapısı dimdik ayakta. Kapıyı görelim hikayesini anlatayım.

Buhara- Çar Minör Medresesi
Buhara- Çar Minör Medresesi

       Kapısında 1806-1807 devlet korumasına alınmıştır yazıyor. Fotoğrafın sağında görülen yapının medreseden bir kalıntı olduğunu söyleyen yerel rehberimize kulak veriyorum. Aslında Khalif Niyazkul Türkmen bir tüccardır. Uzun yıllar ticaret nedeniyle birçok ülke dolaşmış. Hindistan’da Haydarabat kentindeki Charminar Kapısı’nın öyle etkisinde kalmış ki, ben de Buhara’da böylesi bir yapı inşa ettireyim der ve bu Çar Minar medrese ve kervansarayını yaptırır.

       Kızları birlikte sevgiyle büyüsünler diye de kervansarayın önündeki dört kuleyi oda olarak yaptırır. Dikkat ederseniz 4 kulenin süslemesi de farklıdır. Kuleler her ne kadar minare olarak anılsa da hiçbir zaman o görevi görmemiştir. Birçok tamirat geçiren Çar Minar Unesco tarafından 1997 yılında yeniden restore ettirilmiş.

       Uzun yıllar yıkık kaldığında leylekler tepesine yuva yapmış. Restorasyon sırasında mecburen yıkılan yuvalarından olan leyleklerin yerine onları anımsamak adına kulenin birine leylek yuvası modeli yapmışlar. Buhara’da birkaç yerde daha vardı. Şöyle çok hoşuma gittiği için kestim ekliyorum.

Buhara- Çar Minör Medresesi
Buhara- Çar Minör Medresesi

       Maalesef böyle tarihi güzel yapıları önemsemeyen Dünyanın koruyucu meleği Rusya 1920 senesinde depremde bir miktar yıkılan medreseyi depremi bahane ederek yok etti. Neyse ki bu kuleler kalmış. Kulelere para ödeyerek çıkıp manzara seyrediliyor. Giriş katı da turistik eşya satış yeri.

       Evet şehir merkezine doğru yürüyoruz. Biraz ilerde Rusya döneminden kalma eski kıyafet ve teçhizatların satıldığı bir sergi gördük.

Buhara
Buhara

       Bir kare de Önder’imden. Özbek satıcıyı kıramamış, ben de ekliyorum.

Buhara
Buhara

       Eski cadde-Old Street’ten geçiyoruz güzel bir konuk evi.

Buhara- Muhammed Han Aile konuk evi
Buhara- Muhammed Han Aile konuk evi

       Buhara’nın kalbi sayılan sosyal merkezi Leb-i Havuz kompleksinden geçiyoruz. Dönüşte tekrar gezeriz. Yanımdan genç askeri öğrenciler geçiyordu kaçırmadım. 40-IMG_0674

       Tarihi bir çarşıya gidiyoruz. Önüme ilk çıkan bir sanatçı kadın minik heykelcikler yapmış boyuyordu.41-IMG_0676

       Kapısında *Telpak Furushon* yazan bir çarşıya giriyoruz. Şeyh Bani hanedanlığı döneminde İkinci Abdülhamit han tarafından 1570-1571 yıllarında inşa edilmiş kapalı tarihi bir çarşı. Bu tarihi yapı 5 sokağın birleştiği bir kavşakta inşa edilmiş. 

Buhara- Telpak Furuson Kapalı Çarşısı
Buhara- Telpak Furushon Kapalı Çarşısı

       Buhara tüccarları o yıllarda pazarlar karışık olmasın aynı malı tek bir yerden alalım düşüncesiyle böyle çarşılar (onlar kubbe diyor) inşa ediyorlar. 43-IMG_0680        Bu çarşı da önceleri kitapçıların yoğun olduğu yermiş. Bu nedenle adı Telpak Furushon değil *Kitab-Furushon*muş. Aslında Telpak koyun yününden yapılan bizim bildiğimiz kalpak anlamındadır dolayısıyla çarşıya * kalpak tüccarlarının çarşısı* da denebilirmiş. 🤔 Bence de uygun her yer kalpak dolu. Zamanla çarşıda incik, boncuk, şapka, kalpak, şal gibi eşyalar da satılmaya başlanmış. 

       Çıkışta geçtiğimiz yerler Buhara’daki ilk günümüzde gezdiğimiz Po-i kalyan kompleksinin arkası ve çevre çarşılar. Khakikat Caddesi diye yazıyor. Hakikat okunuyor.

Buhara- Hakikat Caddesi
Buhara- Hakikat Caddesi

 

Buhara- Hakikat Caddesi
Buhara- Hakikat Caddesi

Bir sokaktan içeri girip İpek yolu Çay Evi’ne gideceğiz.

Buhara- Hakikat Caddesi
Buhara- Hakikat Caddesi

       Kapısında koca bir levha ile İpekyolu Çay Evi yazıyor ama İngilizce. 🤔 Demir bir merdivenle çıkıyoruz etraf paslı yani boyanmamış. Kapıyı açınca karşımıza başka bir dünya çıktı. Rengarenk bir atmosfer, güler yüzlü bir hanım.

Buhara- İpekyolu Çay Evi
Buhara- İpekyolu Çay Evi

       Keyifli bir çay seremonisi eşliğinde tadımlar yapacakmışız. Genç bir kız hem anlattı hem de çaylarımızı çok güzel renkli seramik demlikleriyle ve yanında küçük şekerlemeleriyle birlikte masamıza bıraktı. Safranlı, zencefilli ve baharatlı üç çeşit çay var.

       Burada adet çayı demleme aşamasında porselen fincana koyup üç kere demliğe geri döküyorsunuz. Böylece hem çay demini almış hem de fincanınız ısınmış oluyor. Çay içilen kaplar fincan sayılmaz küçük kulpsuz kâse diyebiliriz. İki elinizle avuçlayıp içiyorsunuz. Önder ile çay demlemeyi bana tekrar anlatan rehberimiz Ali Mert Özgün’e selam olsun.51-IMG_7620

       Önce baharatlı çayı içiyorsunuz ki damağınızı yumuşatsın sonra zencefilli en son da safranlı çay içiliyor. Kısa bir mola sonrası çıkarken çay ve baharat standını da çektim. Görüntü ne güzel hemen solda ekmek üzerine basılan kalıp tahtalar var.49-IMG_0691

Çay da içtik şimdi geri dönüyoruz. Yine Telpak Furushon çarşısından geçeceğiz.

50-IMG_0694

Bu defa demirciler kubbesinden geçiyoruz daha dikkatliyim. Çok orijinal kazanı olan bir demirci gördüm kaçar mı? bayıldım.

52-IMG_0697

Hemen yanı başında bir başka güzellik, şu makasların modeli. Ah neden almadık bilmiyorum. 🤷‍♀️

53-IMG_0696

       Hemen yanında makasları örste döven bir adam aynı zamanda bıçak da yapıyormuş. Sohbet edince anlaşabiliyoruz.

Buhara-Telpak Furuson-Kapalı çarşı
Buhara-Telpak Furushon-Kapalı çarşı

       Saat olmuş 20:00 acıktık tabii geri Leb-i Havuza dönüyoruz. Yol üzerindeki tarihi kalıntılara baktık. Özbekistan Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü araştırma bölümü tarafından 2011 yılında yapılan kazıda bulunan 18-19’uncu yüzyıllara ait Kervansaray ve hamamı. Devlet koruması altına alınmış. Alttaki fotoğraf hamam kısmı. Arkadaki yapı da Magoki Attori diye bir camii.

Buhara- arkeolojik hamam kalıntısı
Buhara

Alttaki fotoğrafta ağaçlık kısım da kervansaray kalıntısıymış.

Buhara- arkeolojik hamam kalıntısı
Buhara- arkeolojik hamam ve kervansaray kalıntısı

İlk fotoğrafta bahsettiğim camiye doğru gidiyoruz. Magoki Attori Camii 12-16’cı yüzyıllara ait tarihi yapı. Günümüzdeki bu hali eskisine benzemiyormuş. Orta çağ döneminde burada ateşe tapanların mabedi varmış. Tarihi Ark kalesi etrafında şimdi dolaştığımız çarşı gibi çokça da pazarlar kurulurmuş. Buhara’nın fethi ile gelen Araplar tüccarlara ibadet yeri de yakın olsun diye bu mabedin yerine hemen cami inşa ediyorlar. Zamanla yapılan çarşı ve eserler daha yüksek yapılınca Magoki Cami çukurda kalıyordu şu an 4.5 metre kadar. Adı da buradan geliyor, Magok *çukurda* anlamında olunca Attari de aktar olunca adı da Çukur Aktar Camii oluyor.

Alttaki fotoğraf güney kapısı 9. yüzyıldan bu yana geçirdiği tüm yangın ve yıkılmalar sonrası 12. yüzyılda aslına uygun yeniden yapılmış ama bu kez de çökmüş. Bu güney kapısı da tek gerçek sanatı yansıtan kalıntı kısmıymış.

Buhara- Magoki Attari Camii
Buhara- Magoki Attari Camii

Duvardaki tabak çanak da dikkat çekiciydi.

58-IMG_0711

Leb-i Havuz’ un kenarında ana cadde önceki Buhara-1 yazımda değinmiştim. Burası Buhara’nın kalbi sayılıyor Leb-i Havuz. Buhara’nın kavurucu sıcağında serinlemek, sosyalleşmek adına harika bir yer. Çevresinde tarihi yapılar çok ancak çoğu şimdilerde turistik restoran olmuş. Çevrede dut ağaçları asırlık diyorlar.

  Kenarında biraz oturduk. Tam karşımda elişi çantaları yapıp satan bir teyze var gidip biraz konuştum. Naylon iplerle çalışıyormuş. Genelde yastıkları punch tekniği ile yapıyormuş.

59-IMG_0714

Akşam oldu bile. Havuz çevresi dolmaya yemek kokuları da gelmeye başladı. Zamanın en büyük havuzu olan Liyabi- Leb-i Havuz (ben leb-i Havuz diyorum) Han’ın Divan Beyi-Veziri Nadir Bey ardından 16. yüzyılda yaptırılmış tarihi bir havuz. Çevresi de tarihi anıtlarla dolu.

       Bir şeyler atıştırdık. Havuzun diğer tarafında yer alan tarihi anıt var ama medrese değil. Buhara’ya gelen dervişler için konut olarak kullanılmış çok odalı bir yapı. Yine Nadir Bey zamanında yapılmış bu da devlet koruması altında. Binaya Business Diplomat yazılı bir afiş asılmış tahminimce devlet sanatçıları olabilir bir orkestra konsere başladı. İnanılmaz en sevdiğim şarkıyı duyunca koşup videoya çekmek istedim ama kalabalık çoktu düzgün olmadı. Fotoğraf ekleyeyim.

Buhara
Buhara

       Madem çalınan müziğin videosunu çekemedim ben de başka bir yol buldum size dinleteceğim. Evet benim yaşımdakiler daha iyi bilir bir Tanju Okan efsanesi *Aşkı bulacaksın*. O yıllarda aranjman modası vardı bu şarkının orijinalini Dalida’dan dinlerdik *Gigi I’amoroso* hepimiz için Dalida’dan bir daha dinleyelim derim.

       Siz dinleye durun biz sessizce Buhara ile vedalaşalım. Buhara bu akşam arkamızdan ağladı. Biz Buhara’yı çok sevdik, umarım siz de seversiniz. Semerkant’ta buluşuncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK İPEK YOLU ÖZBEKİSTAN-3

HİVA-2.Gün

Güzel bir 6 Mayıs 2024 sabahı. Gezimiz başlamadan hemen bahçeye inip sarı gülün yanına gittim. Akşam Hıdırellez için dilek yazdığım kağıdımı aradım. Ama yerinde yoktu. Sağa sola bakıp arandıkça meraklı otel nöbetçisi görmüş geldi ve bana yaprakların altında diye işaret etti. Baktım göremedim. Bu kez toprak altında dedi. Gerçekten de kağıt duruyor ama üstü toprakla kapanmıştı. Sanırım merak edip açmış, okuyup (tabii anlayabildiyse) tekrar yerine koymuş olmalı. 🤷‍♀️ Olsun ben de ona dilim döndüğünce Hıdırellez’i anlatarak bir kültürel gelenek öğretmiş oldum. 😊

       Evet gezimize bugün İç Han Kale’yi Ata Kapı *Ata Darvasa* dan başlayacağımız için yürüyerek Ata kapıya gidiyoruz. Tarihi dokuyu burada izleyebilmek çok duygulandırdı. Gerçi Kümbet benzeri mezarları göstermelikmiş ama olsun. Yıkık görüntü yetiyor. Haksız mıyım?

Hiva- İç Han Kale surları
Hiva- İç Han Kale surları

       Kalenin dışında olduğumuz için çevredeki gerçek yaşama dahil oluyoruz. Unutmadan Kale dışındaki mezarlar özellikle yapılır düşman mezarları atlarken hücumda yavaşlatılmış olurlar diye imiş. Önceki yazımda bahsettiğim kerevetlere bakınız, ne güzel kullanıyorlar.

Özbekistan- Hiva
Özbekistan- Hiva

       Ata Kapıya geliyoruz derken bizden önce gelmek üzere olan bir de kervan var. 😉 İçeri girince ticareti kimlerin yaptığına bakarım mutlaka bir özelliği vardır… 🤔 Müthiş güzel bir kompozisyon.

Hiva- İç Han Kale Ata Kapısı
Hiva- İç Han Kale, Ata Kapısı

       Ve Ata Kapısı karşımda. Hemen giremiyoruz rehberimizin bilet alması gerekiyor giriş ücretli. Dün girdiğimiz Kuzey kapısından yarın grup geleceğiz diyerek geçtik yani bilet yoktu. 🤭 Kapı İç Han Kalenin doğusundaki kapı adı üstünde *Ata Darvasa* en büyük ve önemli ana kapı. Girişte vakti zamanında gümrük gibi işlemler yapılırmış, şimdi döviz bozdurma yerleri ve bilet gişesi var gibi göreceğiz. Fotoğrafımın solunda görülen Kunha- Ark (Köhne- eski kale) dir.

Hiva- İç Han Kale, Ata Kapısı
Hiva- İç Han Kale, Ata Kapısı

       Burada yerel rehberimizden biraz tarihi bilgiler dinliyoruz.

       Milattan sonraki 4. yüzyıldan itibaren Gök Türkler, Karahanlılar ve sonra işte Harzemşahlar. Bilinen tarihlerde geçenler bunlar ama eski tarih sadece dönem olarak geçiriliyor. Eski ya da kadim Harzem imparatorluğu diye 300 yıl ayakta kalmış hükmetmiş o kadar. Bu 300 yıl önceki Şahları kimdi, ülkeyi nasıl yönettiler bu konuda en ufak detaylı bilgi yok. Ondan sonraki de yine hızlı şekilde mesela milattan sonraki 11. yüzyıla gelene kadar Kuşan İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu buralara seferler düzenlemiştir. Çinlilerin buraya gelmesi çok önemlidir. Zira burada din değişimine sebep olmuşlardır.

       Bölgede, burada din olarak İslam dini çok zayıf. İslamiyet Orta Asya’ya geldiğinde burada Zerdüştilik (kendi ifadesi ile) Zerdüştlük yani ateşperestlik vardı ve tam merkezi burasıdır. Halen birçok konuda Zerdüşt gelenekler sürdürülür. En etkin gelenek Nan’dır yani ekmek. Hala kale içindeki tandırlarda herkes Nan yapar üzerine de yuvarlak özel şekiller basarlar hepsi Zerdüşt kitabındaki sembollerdir. O da Güneş’tir. Güneşi tanrı yerine koyar kutsal sayarlar. Zerdüştlükte insanın bedeni kirlidir. Ölünce burada yaylalara bırakılır. Sebebi kurtlar vs. gelip yesin yüzeye yakın olan suları kirlenmesin. Sonra İslamiyet geldi ama maalesef burada o kadar yayılmadı. Neyse dine fazla girmeyelim diyen yerel rehberimizle bilgi almaya devam ediyoruz.

       Hive için Harzemşahların kalesi diyebiliriz. Harzemşahlar kimdir? derseniz Selçuklu devleti mevcutken Selçuklulara bağlı Orta Asya’daki yani Harezm bölgesinde kurulmuş bir Türk-İslam Devletiydi. 1200 yıllarında güçlenip Alaaddin Muhammed zamanında imparatorluk olmuşlardır. Alaaddin Muhammed ölmeden önce 3 oğlundan biri olan Celaleddin’i veliaht tayin eder.

       O dönemde Hive’nin Hükümdarı Celâleddin Harzemşah (Harezm-şah Harezmde soylulardan gelen hükümdarlara denir) Moğol hükümdarı da Cengiz Han’dır. Harzemşahlar ile Moğollar sürekli savaş halindedir. Cengiz Han, Celâleddin Harzemşah’ın savaşma kabiliyetine hayrandır. Cengiz Han ticaret nedeniyle Hive’ye gelen tüccarlarının öldürülmesi üzerine Hive’ye doğru yola çıkar. Hayatı boyunca Moğollar tarafından öldürüleceği korkusu taşıyan Celaleddin’e Cengiz Han haber yollar *4 oğluma karşılık sen. Kabul edersen ben oğullarımdan vazgeçerim*der. Celâleddin haberi alamadan ve Moğollar peşine düşmeden Hindistan’a kaçar. 1221 yılına kadar kalır *medet alamayınca* yani yardım (bizim de kullandığımız kelimelerden) sonra Azerbaycan’a geçiyor yani 1231 yılına kadar adamın hayatı hep korkuyla, savaşla geçmiştir. Ve maalesef 1231 yılında kendi adamları tarafından öldürülmüştür. Bir yerde okumuştum Harzemşah Hanedanlığı yıkıldığında topraklarını Cengiz Han’ın oğlu Cuci kendi topraklarına katmış.

       Tabii sonraki tarihlerde Timurlular, Suudiler emiri altında oluyorlarsa da tarih 1551 de burada Hive Hanlığı kuruluyor. Ve Hanlık 1920 yılına kadar ayakta kalıyor. Bir not; Özbekler Cengiz ve Cengizhan adını hiç kullanmıyorlarmış. Oysa biz de çok dedik. Hatta Cengiz Hanın diğer oğullarının adı olan Ögeday ve Çağatay da biz de çoktur. 

       Rehberimiz tarafından alınan biletler sonucunda Ata kapıdan giriyoruz. Yüksekliği 10 metre olan kapıdan yine güvenlikten geçerek girdik. Ama inanın yine sağımız solumuz turistik eşya satış yeri sanırım döviz de bozuyor olmalılar. Son fotoğrafta ilerde hangi yapıları göreceğimiz işaret edilmiş. Fotoğraflara tıklamayı unutmayınız. 😉

       Kapısındaki yapım tarihi 1842-1975 yazılı. 1842’de yapılmış en son restorasyon ile gerçek görünümüne kavuşmuş. Kalabalık nedeniyle çekemedim ama kapıda İhlas Suresi yazıyormuş. Ve kapı girişinden görünüm.   5-IMG_0346

       Sağda İç Han Kale’nin tarihi yapılarını gösteren mozaikle yapılmış pano var. Ve ilk gezeceğimiz tarihi yapılar; Muhammad Aminxon(Han) Madrasası (Medrese) ve Minaret(Minare). Alttaki fotoğraf için Önder Kaplan’a teşekkürler hayatım. 💞

Hiva- İç Han Kale
Hiva İç Han Kale (foto -Önder Kaplan)

       Tarih biraz uzun oldu şimdi gelelim bu kaleye.

       İç Han Kala-Kale,

       Burası İç Han Kala (kale) yani günümüzdeki hali açık hava müzesidir. İç ve dış kale olarak alanı da 26 hektardır. İç Han Kale dediğimizde o zamandaki padişahların sarayı demektir. Ve bir de ne hikmetse padişahlar vatandaşı burada tutmuş. Orta tabaka halkı yani ikinci sınıf vatandaşı veya sadece evi olan ve orada esnaf olarak çalışanları burada tutmuş. Ama zengin olan kesimi kaleden dışarıya çıkarmış neden? Çünkü o zengin kesimin kendine özel ordusu, askerleri vardı. Kısaca padişahlar demiş ki; oldu ki saldırı olursa biz vatandaşı koruyabilmek için onlar kalenin içerisinde kalsın. Amaç neydi? Eğer kalenin içerisinde olursa düşmana etten duvar olmasınlar korunsunlar diye. İç Han Kale 17. yüzyılla 19. yüzyıl arasında inşa ediliyor ve 1990 yılında da UNESCO dünya mirası listesine ekleniyor. 

       Hive’deki yapıların fazla zarar görmemesinin nedeni 1920 yılında Hive Hanlığının Ruslar tarafından işgali sırasında fazla direnmemiş olmalarıymış. Buhara çok direndiği için neredeyse yarısı Ruslar tarafından yıkıma uğramış.  

       İç Han Kale’nin en önemli ve güzel yapılarından biri de Muhammad Aminxon(Han) Madrasası (Medrese) ve ona eşlik eden Kalta Minaret(Minare). Önce fotoğraflarını görelim sonra anlatayım. Mesafe kısa kadraja sığdırmakta zorlandım. 

       Muhammed Amin Han Medresesi; Kapıdaki yazı *Muhammad Aminxon Madrasası* şeklinde ve tarih 1851-1854 yazıyor. Tarihi değeri yanında İslam dünyasında yapılmış en görkemli mimari şaheserdir. Zaten Hive’ de tarihi yapıların çoğu 1800’lü yıllarda inşa ediliyor yani 200 yıllık, çok da tarihi eski eserler değil. Muhammed Emir Han (onlar a kullanıyor bizler e kullanıyoruz) Medresesi de 1845 yılında Hiva Hükümdarı olan Muhammed Emir Han tarafından 1851 yılında iki katlı olarak yaptırılmış bir eğitim kurumuydu.

       Mimari değeri yanında yetiştirdiği öğrenci ve değerli hocaları ile hem akademik hem de dini yönden çok kıymetliydi. Bugünün İslami bir koleji sayabiliriz. Zamanında bilgi arayışında olan öğrencilerle onları yetiştiren hocalar bahçesinde tefekküre dalan öğrenciler artık yok. Günümüzde otel olarak hizmet veren bu güzel yapının koridorlarında şimdi turistler geziniyor.

       Fotoğraflarda görülen ana giriş Piştak veya İvan-Ayvan olarak tasarlanmış bizde eyvan denir. Selçuklu mimarisinde çokça karşılaşırız. Eyvanın üstündeki yazı da Arapça ” Bu mükemmel bina, gelecek nesillere gurur olarak sonsuza kadar ayakta kalacaktır ” anlamına geliyormuş.

       Hemen bitişiğinde ahşap bir merdivenle medreseye bağlı bir minare var yarım kalmış. Adı *Kalta Minor* kısa minare anlamında. Ama önce yanından geçip otelin arkasına gittik. Medrese olduğu dönemde yatılı öğrencilerin yatakhanesi ikinci kattaymış. Şimdi fotoğrafa dikkat ederseniz klimaların dış ünitesini ahşap kafes içine almışlar görüntüyü az da olsa kapatmaya çalışmışlar. Alt katlardaki odalar da hücre *hujra* dedikleri ders odalarıymış ve 250 öğrenci kapasitesi varmış.

       Medrese dört bir köşesinde minare benzeri minyatür yapılarla *Güldeste*lerle süslenmiş. Hemen girişte sol köşede sade kubbesi ile dikkat çekmeyen bir de camisi var.

       Kalta Minor Minaret, Medresenin hemen dibindeki bu turkuaz renkli minare aslında yarım kalmış. *Kalta* da kısa, küçük yarım anlamına geldiği için asıl adı Muhammed Emir Han olduğu halde Kalta Minor Minaret olarak kalmış. Orta Doğu’nun sırlı tuğla ve Mayolika tekniği ile yani kalay kullanılarak renklendirilmiş seramiklerle kaplı tek minaredir. 

Hive- İçHan Kale Kalta minare
Hive- İç Han Kale Kalta minare

       Muhammed Emir Han medreseyi 1853 yılında yaptırırken iç kısımdaki caminin minaresi olarak düşünmüş ve 70 metre olarak planlamış. Ütopyası Buhara’yı görebilmekmiş. Buhara 360 km mesafede olduğuna göre tam ütopya yani. 😃 Muhammed Emir Han’ın minareyi bitmiş görmeye ömrü vefa etmemiş. 1845 yılında Perslerle yaptığı savaşta acı bir sonla hayata veda edince de minare yapımı böyle yarım 29 metrede kalmış. Şu an 73 metre ile en yüksek minare Hindistan/ Delhi’deki Kutb Minar‘dır. 

       Aslında bu konuda da çeşitli efsaneler, hikayeler var. Birincisi Buhara emiri minarenin çok yüksek olacağını ve Buhara’yı görebilecek olmasını kıskanır mimara adamlar göndererek çok miktarda altın vs. vadeder. Bu minareyi Buhara’da yapmasını ister ve der ki, zaten Muhammed seni minare bitince daha da büyüğünü yapmayasın diye tepesinden atıp öldürecek. Buna inanan mimar ve ustalar kaçmasın diye kilitli kapıdan çıkamayınca ip sarkıtarak aşağı inerek kaçarlar böylece minare de yarım kalır.

       Bir diğer hikâye; Birçok yerde mimar ve ustalar için nedense benzer hikayeler anlatılır. Mimara minareyi bitirdiğinde Muhammed Emir Han senin ellerini bileklerinden kesecek, gözlerini oyacak, ustalarını da öldürecek ki bir daha aynısını yapmayasın derler. Bunu duyan mimar ve ustalar işi yarım bırakıp bir gece minareden yine görünmeden kaçmışlar. Sabah kimseyi görmeyen halk da kanat yaptılar, kanatlanıp uçtular diye efsane çıkarmışlar. İnanmıyor musunuz? Ben de 🤷‍♀️ ama anlatanın yalancısıyım derim.

       Kalta Minare’ ye sade kubbeli camisine medresenin üst katından ahşap bir merdiven ile bağlanmış. Alttaki fotoğraf, heykellerin ne anlattığını yorumlarınıza bırakıyorum. Foto Önder Kaplan, teşekkürler hayatım. 💞16-IMG_6510

       Hadi söyleyeyim; Tüccarlar yanlarında semaver var çay demlemiş içiyorlardı. Ama ne konuştuklarını söyleyemem dedikoduya girer. 🤭 Bahaneyle yukarda bahsettiğim İç Han Kale’nin Güldeste dedikleri kulesini de eklemiş oldum. 😉

Hiva- İç Han Kale'nin Güldeste kulesi
Hiva- İç Han Kale’nin Güldeste kulesi

       Neyse geçelim. Fırsattan istifade hemen kapı girişindeki kervanı yeniden fotoğrafladım. Kervandaki mühim zat kim derseniz. Önce fotoğrafı görelim derim. 😉

Hiva- Ata Kapı girişinden görünüm
Hiva- Ata Kapı girişinden görünüm

       Kervanla gelen elinde kitabı olan bu adam Hive’ de doğmuş çok öğrenci yetiştirmiş olan büyük bilim adamı Ebu Abdullah Muhammed Bin Musa el-Harezmi’dir. Matematik, astronomi ve coğrafya alanında tanınan Harezmi bizlerin bildiği cebir ve trigonometrinin kurucusu sayılır. İlk sıfırı bulan, birçok bilginle çalışıp ilk dünya haritasını çizen, astronomide de söz sahibi alimdir. Evet devamla… Kalta Minareyi arkamızda bırakıp Kunya Ark- Kadim- Eski Saraya gidiyoruz. Geçtiğimiz bu sokak boyacılar sokağı. Göreceksiniz yine her yer turistik eşya satış yeri.

Hive- İçHan Kale
Hive- İç Han Kale

       Kohna Ark, Kapıdan girişte solda hemen kalıntıları görüyoruz. Kohna Ark Hiva’nın eski bir kalesi 17-19. yüzyılları arasında yapılmış ve Hiva’nın 1920 yılında Rusların işgaline kadar Han saraylarından biri olarak kalmış. İç Han Kalenin batı surlarıyla hemen bitişik şekilde yapılmış daha sonra Han’ın İç Han kaledeki kalesi olmuş. Hani Pekin’deki Yasak Şehir gibi kendi kabuğuna çekilmiş bir Han ailesinin yaşam alanı. Köhne Saray adı da yeni yapılan Taş Avlu sarayı ki Kohna Ark ( henüz görmedik ama benzeriymiş ) yapıldıktan sonra köhnedi-eskidi anlamında kullanıldığı için kalmış.

       Giriş kapısının dışında hemen solunda bir zindan var. Önce hapishane olarak yapılan sonradan Rus askerlerinin barındığı bir oda var. Giriş kapalıydı. Zindan yine yeraltında değil üstünde olmuş. Buralarda su seviyesi zemine çok yakın olduğundan zemin kazılınca su basar zindanın bir anlamı kalmaz diye aynı mezar gibi yüzeyde yapmışlar. 

Hiva- Kohna Ark- Köhne  Saray kapısı
Hiva- Kohna Ark- Köhne Saray kapısı

       Tepesinde bir gözetleme kulesi veya kale mevcut. Kule diyelim bu sarayın Batı duvarını ikiye bölüyor. Güney tarafta Han’ın kabul salonu, resmi daireler Kuzey tarafında da Harem var.

       Kulenin adı; Ak Şeyh Bobo. Önceleri Ak Şeyh Bobo’ nun yaşadığı yermiş. Bobo da orada yaşayan eski dönem bir valinin akıl hocasıymış. Rivayette beyazlar giyinmiş bir yaşlının orada oturduğu söylenince adı Ak Şeyh Bobo olarak kalmış. Sonradan Bobo’nun evi gözetleme kulesi olmuş. Aslında zaten Han’ın şehir halkını izlediği gözetleme kulesiymiş. Çıkarsanız manzara çok güzel dediler ama fırsat olmadı. İlk girişteki tarihi kalıntılar ve ne olduğunu anlatan bilgi panosuyla karşılaştık. Görelim.

Hiva- Kohna Ark- Köhne  Saray
Hiva- Kohna Ark- Köhne Saray

       Bugün bu sarayın topraklarında 19 yüzyıldan kalma sadece birkaç bina korunmuş. Han’ın ikametgahına devlet dairelerine ek olarak bir izleme salonu taht odası ya da onlar arz hane diyorlar, bir darphane, yaz ve kış camisi, bir harem, bir silah deposu, bir mühimmat atölyesi, bir depo mutfak ahır zindan ve koçlarla savaşmak için ( daha doğrusu gösteri için ) özel bir de arena vardı. Hepsi 18. yüzyıldaki Pers istilasında neredeyse yerle bir olmuş.  

       2021 yılında sarayın Güneydoğu tarafındaki 584 hektarlık alanda arkeolojik kazılar yapıldığında tarihi kaynaklara göre hanın kabul salonuna kadar bu boş alanda çok binalar vardı ve bu binalar 3 avlu etrafında yoğunlaşmıştı. Birinci avluda, kapının önünde elçiler Han’ın kabulünü beklerdi. İkincisinde toplar bulunurdu ve üçüncüsünde Han’ın ofisi yer alırdı.

       Arkeolojik kazıların ilk aşamasında bu alandaki binaların kalıntıları bulundu. Bu bulgular kazının en üst katmanlarına yani kentsel yaşamın son dönemine aittir ve tespit edilen seramiklere dayanarak 19 yüzyılda tarihlenmektedir. 

       Hemen sağ tarafa yöneliyoruz ve zamanın Rus toplarına karşı dayanıksız olsa da içindekileri korumuş olan kalenin günümüze kadar gelen biraz restore edilmiş yazlık açık hava camisine giriyoruz.

       Açık Hava Camii; Karasal iklimin hüküm sürdüğü Özbekistan’da yazları çok sıcak 40 derece, kışları da çok soğuk -20 derece olduğu için yazlık bir cami ile iç kısımda bir de kışlık cami inşa edilmiş. 

       Mavi ve Turkuaz çinilerle süslenmiş bu avlu ile birlikte 1800’lü yıllarda yapılan cami yine bir mimari harika bence. Yazlık Cami güneşin ters yönündedir yani Güneş gelmesin diye açık kısmı kuzeye bakar. Tam karşısındaki surlardan da 2 metre yüksek olunca hava sirkülasyonu sağlanmış oluyor. Doğal klima.

Hiva- Kohna Ark- Açık Hava Camii
Hiva- Kohna Ark- Açık Hava Camii

       Caminin muhteşem çinilerine hayran kalan halk çini ustasına; *Bunları sen yapmış olamazsın, yapmışsan da insan olamazsın kesin cin olmalısın* demişler. Ve çini ustası Abdullah’a cin lakabını takmışlar.

       Tavan işlemeleri de harika. Ama yine her yerde satıcı kadınlar tezgâh açmış. Şal satmak için peşimden epey koşturdular. Bir kapıdan içeri baktım ama kış camisi de olabilir, rehbere soracak fırsat olmadı. İçerisi ibadete uygun görünümdeydi. Mescit de olabilir. Ben ekliyorum bir bilen çıkarsa yazsın.

Hiva- Kohna Ark- Kışlık Camii ???
Hiva- Kohna Ark- Kışlık Camii ???

       Avluda bir de darphane var aynı zamanda müze. Zamanında basılan ipek kâğıt paralar vardı. Turistler başından ayrılmayınca çekemedim.      

       Darphane-Müze; Kapı girişindeki bilgi panosundan alıntı, Darphane de eskisinin aynı olarak yeniden yapılandırılmış. Harezm ’de İslam dininden sonra ( 7 ve 8. Yüzyıllar arasında ) Arapların orta Asya’yı fethetmesiyle birlikte paraların görünümü çok değişti. O dönemde Harzemşahlar topraklarında üretilen altın gümüş ve bakır paraların ön ve arka yüzlerinde resimler yerine desenler içeren Arapça kelimeler vardı. Bu yazılarda Kur’an’dan bölümler, paranın yapıldığı yer ve tarih daha sonra da hükümdarın adı ve unvanı yer alıyordu. Paralara dinar veya dirhem deniyordu. 

       Bir diğeri Timur döneminde Harezm Sikkeleri; 14 ve 15.  yüzyıl Timurlular döneminde altın gümüş sikkelerin yanı sıra küçük miri ve nim-yarı tangalar basılmıştır. Bu altın sikkeler Harezm ve Semerkant’ta dolaşıma tedavüle girer. Orta Asya, Dağıstan, Azerbaycan, Türkiye, Suriye, Irak ve Afganistan’da 50’den fazla darphanede Emir Timur adına büyük gümüş paralar basılmıştır.  

       İçerde fotoğraf çekmekte zorlandım. Ama yine de darphanede nasıl çalışıldı mankenlerle oluşturulan kompozisyonu çektim fena olmadı. ☺️

       Yine dış avluya çıkıp dar köşelerden dönüp onların arz hane dedikleri Han’ın kabul salonuna geldik.

       Arzhane- Selamhane-Kabul Salonu; Adına ne dersek diyelim önce avluya giriyoruz ve hemen solumuzda yine turkuaz Mayolika denen teknikle yapılmış fayans döşeli, üç kapısı olan bir yapı var. Kabul salonu aynı yazlık cami gibi ama kolonları bu kez süslü. İkinci fotoğrafta daha da net görünüyor. Evet Han’ın kabul salonu binası elbette süslü olacak. İkili fotoğraf olunca tıklamayı artık unutmuyoruz. 😇

       Kabul salonuna ilk fotoğrafın solundaki kapıdan girilecek. Salonun ön kısmında bizim avlu veya veranda diyeceğimiz kadar büyük bir alan. Hemen orta yerde yüksek bir platform, üstünde beyaz bir göçebe çadırı. Hanların taç giyme törenleri burada yapılır, Han’a gelen misafirler kabul salonuna alınmadan önce burada kayıtları tutulur, çadırda ağırlanırlarmış. Genelde soylu misafirler, Karakalpak soyluları, Türkmen beyleri, Kazak soyluları olurmuş. Yer içer kabul için beklerlermiş. Bu güzel çadırı görelim.

29-IMG_0396

       Yine dikkatinizi çektiyse çadırın solundaki tarihi odayı da turistik eşya dükkanına çevirmişler.

       Kabul salonuna girince fazla uzun olmayan dar bir oda karşıda hayli büyük ve geniş çok renkli bir taht var. Bariyer var daha fazla yaklaşılmıyor. Han’ın ilk tahtı ahşapmış. 1816 yılında Hiva’lı Muhammed usta tarafından yapılmış. Belli ki günümüz şaşaasına onu da uydurmuşlar. 🤭 Ahşap taht Bolşevik istilasında alınıp Rusya’ya götürülmüş. Halen Moskova Askeri Müzesinde sergileniyormuş.

       Eskiden duvarlarında süslü renkli değerli taşlar varken alttaki fotoğrafta görüldüğü gibi yerini sadece renklendirilmiş yaldızlı duvar süsleri almış. Zigon denen sehpaların işçiliği göz alıcı.

Hiva- Kuhna Ark- Han Tahtı
Hiva- Kuhna Ark- Han Tahtı

       Köhne de olsa saray. 😁 Köhne Sarayı ardımızda bırakıp Cuma Camii’ne doğru gidiyoruz. Kalta minare yine arkamızda yolu göreceksiniz her yer çarşı. Tarihi yapıların içine girince kendimizi gerçekten bir Orta çağ kasabasında zannettik desem abartmış sayılmam. 

Hive- İçHan Kale
Hive- İç Han Kale

       Kalta Minare baş rol olmaya devam ederken biz de yeni bir camiyi ziyarete gidiyoruz. Merkez camisi * Cuma Camii*.

       Cuma Camii; 1789; Tüm Müslüman ülkelerde gözlemlediğim o ülkenin en değerli camisi yani merkez cami adı hep Cuma Camii oluyor. Geçmiş yüzyıllarda olsun günümüzde de aynı adı ve önemini koruyor. Özbekistan’ın kadim şehri olan Hive’nin de Orta Asya’da eşi benzeri hatta ustası bile olmayan ilk ve tek Cuma Camii var. İlk ve tek neden dedi rehberimiz; zira sadece 213 adet sütundan ibarettir. İçini dolaştığımız namaz bölümünü bu sütunların 191 tanesi ayakta tutmaktadır. Başka oda ve bölümleri yok dört yönden de küçük girişi tavan kısmında da iki küçük ışıklık var. Bu da Hive’nin sıcağına karşı bir önlem ve loş atmosferle dini duyguları artıran bir ortam sağlamış.

Hive- Cuma Camii
Hive- Cuma Camii

       Aynı anda 2 bin kişi namaz kılabilirmiş, gerçi tam sayı bilinmiyor ve sütunlar herkesin minberdeki hocayı görebileceği şekilde hizalanmış. Sütunların 21 tanesi X-XII. yüzyıldan kalma üzeri Sufi kitabe yazılıdır. Sütunların bazıları da başka yapılardan alınıp tekrar kullanıldığı için eski görünümdeydi. 

Hive- Cuma Camii
Hive- Cuma Camii
       İnşa edildiği tarih, tabelasında 10-17. yüzyıl arası diye yazıyor. 10. yüzyılda Samaniler tarafından inşa ediliyor. İlk başta hem sütunları ağaçtan hem de duvarları ağaçtan inşa edilmişti. Ama 13. yüzyılda Moğol Hükümdarı Cengiz Han ordusuyla buraya geldiğinde askerleri tarafından caminin yarısı yakılarak yok edilir. Geriye sadece sütunları ayakta kalır.
       14. yüzyılda Orta Asya Türk tarihindeki en önemli şahıslardan biri olan Timur kendi devletini kurduktan sonra Hive’ye geldiğinde camiyi bu kez tuğlayla yeniden inşa ettirmiş. Timur dan sonra 18. yüzyıl Nadir Şah ya da Nadir Avşar diyorlar yani İran’daki acem Nadir Şah, Orta Asya’ya geliyor o da Cuma Camii’ni maalesef yıkmış. Sebebi de mezhep farkı. Yani demiş ki, Sünnilerin camisi bizimkinden güzel olamaz. 
       Yukardaki fotoğrafta gördüğünüz küçük beyaz yapıyı sordum, İslamiyet’i sevdirmek için yapılan yardımların dağıtıldığı bir sebilmiş. İslamiyet Özbekistan’da çok yavaş yayılmış sebebi de Araplar yüzünden. Dil olarak Arapçadan başka dil yasak diyerek Hive halkına çok şiddet uygulamışlar. Öyle vahşet ki, Özbekçe dil öğrenilmesini engellemek için öğretici kişileri kılıçtan geçirmişler. Bu zat Kuteybe bin Müslim’miş. Bu şiddet Özbekleri İslamiyet’i kabulde zorlanmalarına sebep olmuş. İşte bu beyaz yapı da o nedenle yapılmış. 1910 yılında dönemin Hive Veziri Azamı ya da Divan Beyi olan İslam Hoca camiyi tekrar restore ettirip ibadete açtırmış. 1920’de Bolşevikler tarafından cami yeniden kapatılmış zira din yasaklanmış. 1991’de camii tekrar ibadete açılır ama 1996 Unesco’nun dünya miras listesine ekledikten sonra müze olarak kullanılmaya başlanır. Ama müze oldu demek günümüzde burada namaz kılınması yasak anlamını gelmiyor. Cemaat olarak günlük beş vakit namazını isteyen herkes kılabilir. Yere bir şey yaydın mı namazını kılarsın dedi yerel rehberimiz… 

       Cuma Camii’nin ortasındaki bu çiçekli bölüm karlık dedikleri havuz. Elbette vakti zamanında öyleymiş. Karlık havuzu nedir? derseniz; Tavanda biriken karlar kürenerek bu havuza doldurulur. O kar yaz geldiğinde sıcak nedeniyle erirken ortamın ısı ve nemini ayarlayarak hem klima görevi görüyor hem de ahşap aksamı koruyor. Buradaki sütunların da o nedenle korunmuş olduğu tahmin ediliyor.

Hive- Cuma Camii
Hive- Cuma Camii

       Cuma Camii’nin kapısının hemen dışında bitişik şekilde yapılmış 34 metre yüksekliğinde çok zarif bir minaresi var. Bu zarif minarenin de manzarası çok güzelmiş ama ekstra ücretli ve zamansızlıktan çıkamadık. Gerçi 81 basamaklıymış fazla da sayılmazdı ve kesinlikle manzaraya değermiş. 

Hive- Cuma Camii
Hive- Cuma Camii

       Sıcaktan bunalsak da eşsiz tarihi güzelliklere kapılıp gidiyoruz. Hiva Han’ın sarayını görmeye giderken yolumuzun üstünde sade yapılı bir medrese var.

       Muhammed Amin İnak Medresesi; 1785 yılında Muhammed Emin Han yaptırmış. Fotoğrafta göreceksiniz sade ve güzel bir yapı. Bina restorasyonu sırasında iki mezar bulununca naaşın birinin Muhammed emin İnak Han’a diğerinin de taht kavgasında ölen küçük oğlu Kutluk Murad Bala Han’a ait olduğu tahmin edilmiş.

Hiva-Muhammed Amin (Emin) İnak Medresesi
Hiva-Muhammed Amin (Emin) İnak Medresesi

       Günümüzde bilim adamları müzesi olarak kullanılıyormuş diyor yolumuza devam ediyoruz. Birbirine bu kadar yakın inşa edilmiş tarihi yapıları gezmek bence harika oluyor. Üzerinde kime ait olduğu yazılı çok güzel anıt mezarların önünden geçiyoruz. Ama önce görmemiz gereken Hive Han’ının Sarayı *Tash Hauli* Taş Avlu Sarayı var.

       Tash Khauli Palace- Taş Avlu Sarayı; Hive Han ailesinin yazlık yaşam alanı. Kapıdaki tabelada 1830-1838 tarihlerinde inşa edildiği yazıyor. Medreselerin kapıları bu sarayın giriş kapısından daha görkemliydi. Yani saray kapısı ama inanılmaz eski üstelik renkli çinileri de yok. Gerçi içerisi güzel dedi rehberimiz. Bir fikir versin diye fotoğraf ekliyorum. İlk kare ana kapısı her zaman açık olmuyormuş. Burada görülen kuleler yani Güldesteler de fener yanarmış.

Hiva- Taş Avlu Sarayı ana kapısı
Hiva- Taş Avlu Sarayı ana kapısı

       Hive Hanı Allah Kuli Khan bana güzel bir saray yapacaksınız diye emir verir. İlk mimar Nur Muhammed gelir, Allah Kulu Han mimara, 4 eş ile bir eve sığamıyoruz bize saray yap ama 1 senede bitir demiş. Mimar önce itiraz etmemiş yapmaya başlamış ama bakmış ki bitecek gibi değil. Han’a gidip-Han’ım bir sene de asla bitiremem demiş. Eyvah kafalar gitti galiba dedik ama kafa gitse yine iyi dedi rehberimiz mimarı çarmıha germişler. 

       Bu olaydan sonra bir müddet inşaat yarım beklemiş. Yani asıl başlangıç tarihi 1830 ama 1833’e gelindiğinde bu defa Abdullah adında başka bir mimar getirmişler. O da demiş ki -Han’ ım ister öldür ister kes demiş 🙅‍♂️  ben bu sarayı yapsam, yapsam 6 yılda anca yapabilirim. Han bakmış ortada ne saray olacak ne de mimar kalacak 😁 ikna olmuş tamam demiş ve 6 sene içerisinde saray inşa edilmiş. Ama başka eklemelerle birlikte 1841’e kadar tarih uzamış. Bir taraf haremlik diğer bir tarafsa selamlık yani padişahların kendi eşleriyle yaşadığı yerlermiş göreceğiz.

       Kapıdan yine paralı olduğu için turnikeden geçerek giriyoruz. Hemen karşımıza camekan içinde eski zaman faytonu çıktı.

Hiva- Taş Avlu Sarayı
Hiva- Taş Avlu Sarayı

       Tabelasında yazıyor *Faytun Arava* Fayton araba 1876 yılında Çarlık Rusya’sı İmparatoru II. Aleksandr’dan Hiva Hanı II. Muhammed Rahim Han’a (Feruz) hediye edildi.

       Sola dönüp yürüdük dar bir koridor sonra genişledi kenarlarda XIX. yüzyıldan kalma taş kalıntıları yine camekana koymuşlar. Enteresan yine sola döndük. Bu sarayların en büyük özelliği labirent şeklinde inşa edilmiş olması. Malum düşman gelirse Han’ı hemen bulamasın. Peki haremlik neden öyle dersiniz, cariyeler kaçmasın diye dedi rehberimiz. Acaba? Sanki Han’ın o gece hangi cariye ile olacağını kimse bilemesin diye yapılmış gibi. 🤭

       Neyse, saray genelde üç avludan oluşuyor. Bu gezdiğimiz Han’ın misafirlerini ağırladığı Mehmon Khona-Misafirhane- yurtluk dedikleri yer. Orta yerde yine Köhne Sarayda gördüğümüz bu kez daha küçük ve sade bir çadır kurulu. Alttaki fotoğrafta çadır ve konuk odaları görülüyor. Değerli Türk rehberimiz Ali Mert Özgün’de çekim yaparken kadrajımda.

Hiva- Taş Avlu Sarayı- Mehmon Khona
Hiva- Taş Avlu Sarayı- Mehmon Khona-

       Han’ın kabul salonu hayli ihtişamlı önünde yine satıcı kadınlar. Tek benim şal almadığımı anlamış olmalılar ki burada da peşimi bırakmadılar. Anı yakalayan eşim Önder Kaplan. Teşekkürler hayatım…💞

Hiva- Taş Avlu Sarayı
Hiva- Taş Avlu Sarayı

       Devamla hemen sol tarafta müzede mutfak gereçleri, tabak, çanakları varmış atladık, sonra başka bir kapıdan girdik hemen duvar dibinde tahta bir sütun başlığı. Az ilerisinde sağa döndük karşımıza çıkan taş gereçleri gördüm ne olduğunu yazmamışlar alttaki fotoğraflar. Duvardaki bir ok işareti sağa git diyor.

       Sağa dönünce bu kez sola dönün diyor. 😁 Bakın nasıl dar yerlerden geçiyoruz gerçekten de tam bir labirent. Rehbersiz asla dolaşılmaz. 

       İşte araba ve tekerlekleri de göründü. Bu kısımlar daha önceleri saray korumalarına aitmiş. Ardından önümüze 19. Yüzyıl’dan kalma ahşap kapılar çıktı.

       Hangi aralıktan çıktık bilemedim. Vallahi her yer neredeyse birbirine benziyor. Neyse kapısında *Mirzo interyeri* ( yönetici veya sekreterin odası anlamındaymış ) yazan güzel bir odaya baktık. Zamanında papağanı bile varmış. 😁

Hiva- Taş Avlu Sarayı- Mirza odası
Hiva- Taş Avlu Sarayı- Mirza odası

       Ardından hemen karşısındaki oda, tabelası *Mirzo Bosi İnteryeri* baş sekreter ya da zamanımızın direktörü gibi olmalı. Ama bu kez oda bana çok sade geldi, her şeyin başı ol, odan sade olsun bize uymaz. 😁 Az önceki oda daha güzeldi. 😉

Hiva- Taş Avlu Sarayı- Mirza Başı odası
Hiva- Taş Avlu Sarayı- Mirza Başı odası

       Başka bir oda da bakır döven bir amcaya denk geldik çok saygılı bir şekilde çekebilir miyim? dedim hemen poz vermeye kalktı. Bu defa da fotoğrafçılık yanım ağır bastı, yok çalışmaya devam edin ben çekerim diye işaret ettim. Ve işte tam istediğim gibi çekici hareketli şekilde yakaladım. 👍 Teşekkür edip devam ettim. 🩵

Hiva- Taş Avlu Sarayı
Hiva- Taş Avlu

       Başka bir kapıdan çıktık ikinci avluya geldik. Avluda gösteriler yapılırmış. Ben de biraz tiyatro sahnesine benzetmiştim alttaki fotoğraf. Eyvan kısmı ve tavan renkleri, işlemeleriyle muhteşem. Üst kısımdaki 2 açık pencere gibi yerler eskilerin locası gibi.

Hiva- Taş Avlu Sarayı haremlik
Hiva- Taş Avlu Sarayı haremlik

       Geldiğimiz yerden çıkıp biraz ilerdeki haremlik kapısından girdik. Hani yukarda kapılardan bahsederken çok sade abartısız kapılar demiştim buradaki sadelik anlaşılır ne de olsa kadınlara ait fazla dikkat çekmemeli…  Zaten o zamanda İslam’da 4 kadından fazlası yasak demişler. Allah Kulu Han’da 4 eş almış. Ama tabii cariyeler eş sayılmıyor. 😁 Rehberimiz içerisi güzel demişti hakikaten öyle.

Hiva- Taş Avlu Sarayı Haremlik
Hiva- Taş Avlu Sarayı Haremlik

       Haremlik saray kültürünün değişmez bölümü ve elbette cariyeleriyle de bilinir. Burada da Hiva Hanlığının son dönemlerinde 300 civarı cariye yaşamış. Fotoğrafta görülen odalar çocuklara ait. Yazın açık balkon gibi yerlerde, soğuk havalarda alttaki odalarda yatarlarmış. Hemen karşılarında 5 adet eyvan. Hepsi Kuzey rüzgarını alacak şekilde konumlanmış. 4 tanesi eşlere 5. Han’a ait.

       Tam burada yerel rehberimiz güzel efsanevi bir anlatı yaptı. Hanın küçük oğlu annesine o kadar düşkünmüş ki, annesinden başkası ile uyumazmış. Bir gün ailecek bahçede dolaşırlarken annesine; Büyüdüğümde ben padişah olacağım 40 tanede cariyem olacak demiş. Annesi olursun aslanım ol tabii tamam demiş. Peki, padişah olunca akşamları kiminle uyuyacaksın? diye sormuş. Ben seninle uyuyacağım annecim demiş. İyi ama 40 cariye var onlar ne olacak? demiş annesi. Ama onlar benim annem değil cariyeler gitsin babamla yatsınlar demiş. Arkadan babası- Çok yaşa padişahım diye bağırmış. 🤣🤣🤣 Gülmekten öldük tabii. Han’ın odasını da görelim Allah Kulu Han Sarayı da bitsin.🏰

Hiva- Taş Avlu Sarayı Haremlikte Han'ın odası
Hiva- Taş Avlu Sarayı Haremlikte Han’ın odası

       Tüm Hive tarihi yapıları bir şekilde turistik eşya satış yeri olmuş demiştim burada da durum aynı. Nasreddin Hoca bu kez benzetilmiş. Çok da sevimliler. 53-IMG_0462

       Sarayın müzesi de var Harezm Ulusal Kostüm Müzesi* Xorazm Milliy Liboslari Müzesi*. Mankenlerle eski tarihi yaşatmaya çalışmışlar. Yerel kıyafetler camekan içinde çok güzel dizayn edilmiş.

Hiva- Taş Avlu Sarayı Milli Giysi Müzesi
Hiva- Taş Avlu Sarayı Milli Giysi Müzesi

       Hanlık ailesinden portreler var. Ama önce Muhammed Rahim Han II portresini görelim, diğeri yanlış not almadıysam Muhammed Rahim Han oğlu Seyid Bogatur Asfandiyar (İsfendiyar) Han, babasının ölümünden sonra hükümdar olmuş. (1871-1910)

       Suzani dedikleri dokuma örtüleri.

Hive - Suzani dokuma örtü
Hive – Suzani dokuma örtü

       Müzeden Taş Havlu sarayına gelirken önünden geçtiğimiz Pehlivan Mahmud Türbesi’ne gidelim.

       Pehlivan Mahmud Türbesi; Hive’ de kubbesi renkli tek tarihi yapı. 14. yüzyıl’da yaşamış olan Pehlivan Mahmud, sırtı hiç yer görmemiş çok güçlü, cesur bir güreşçidir. Aynı zamanda deri ustası ve şairdir. Bir de efsanesi var severim. Efsaneye göre Urgench bölgesi Moğolların istilasına uğradığında ülke halkı çevreye dağılmış. Pehlivan Mahmud’un annesi o sırada hamileymiş. En yakın Hive’ye taşınmışlar ve Mahmud Hive’de doğmuş yıl 1247. Daha çocukken bile çok güçlüymüş. Türbe çok güzel görünüyor.

Hive- Pehlivan Mahmud Türbesi
Hive- Pehlivan Mahmud Türbesi

       15 yaşına geldiğinde rivayet bu ya uzak bir ülke olan Hindistan’da yaşamaya başlar. Hindistan’daki bir savaşta zamanın kralını ölümden kurtarır. Kral bu Hive’li gencin gücüne hayran kalır ve ona *neye ihtiyacın varsa bir tek şey söyle der*. Mahmud, Krala savaş döneminde esir olan tüm Hive’lileri kurtarmak için *İneklerimizden birini * der. Kral kabul eder. İneği alan Mahmud derisini upuzun bir kemer yapar tüm esirleri içine sığdırıp Hive’ye taşır. Yani bir esir yerine hepsini kurtarmış olur. Hal böyle olunca Kral, Mahmud’ un zekasına da hayran kalır. Ona -kalsaydın kızımı sana verecektim der. Pehlivan Mahmut minnettarım der ve vatandaşlarıyla Hive’ye geri döner. Kralın verdiği paraları, hediyeleri de esirlere dağıtır. Ve Pehlivan Mahmud bir efsaneye dönüşür.  

       Kapı girişi ve avlusu; Avluda bulunan kuyunun suyunu şifalı kabul ediyor içiyorlar. Yeni evli çiftler de türbeyi mutlaka ziyaret ediyorlar. Sanki bir hac yeri gibi olmuş.

       İran-Hindistan- Pakistan halkı da onu pehlivanların koruyucusu olarak ilan eder onurlandırırlar. Pehlivan Mahmud İslam’ın Sufi akımının önde gelen kurucularındandı. Hiç evlenmemiş kimi kimsesi de kalmayınca neslim yürümeyecek ölürsem mezarıma da kimse gelmeyecek demiş. Unutulmamak için ölünce kendi dükkanına gömülmeyi vasiyet etmiş ve gömülmüş tarih 1326. Onu seven insanlar da ölünce yanına gömülmek isteyince kutsal bir mezarlık oluşmuş.

Hive- Pehlivan Mahmud Türbesi
Hive- Pehlivan Mahmud Türbesi

       18. yüzyıla gelindiğinde de Muhammed Rahim Han daha da değer vermiş hanlığın koruyucu azizi sayıp üstünü kubbeyle örterek türbeye dönüştürmüş. Zamanla bu kez ünlü kişiler oraya gömülmeye başlayınca Muhammet Rahim Han, türbeye girişte tam karşıda görünecek en güzel yeri de kendisi için ayırmış. Öldüğünde de oraya gömülmüş. Hemen kapıdan baktık gerçekten de içerde ilk göze çarpan Muhammed Rahim Han’ın mezarı oldu…  Dışardaki mezarlarda kimler var bakalım.

Hive- Pehlivan Mahmud Türbesi
Hive- Pehlivan Mahmud Türbesi

       Üstteki fotoğrafın sol başındaki mezar ünlü tarihçi Sir Muhammed Munis, ikinci klasik edebiyatçı ve tarihçi Muhammed Rıza Âgehî (Muhammad Rizo Ogahiy, 1809-1874) üçüncü Divan Şairi Avaz Otar ve sonuncu sağdaki de halk şairi Kurban Ata İsmailov’a ait.

       Gün ilerledi son bir mimari yapı İslam Hoca Medresesi ve minaresine giderken bu güzel medreseyi atlamak istemedim. Allah Kulu Han Medresesi. Hiva- Allah Kulu Han Medresesi

       Allah Kulu Han Medresesi; Allah Kulu Han Tarafından 1833 yılında inşasına başlanan medrese 2 yıl gibi kısa zamanda bitmiş. Klasik 19. yüzyıl Harezm mimarisinin özelliği olan; köşelerde güldesteler ve devasa boyutlu eyvanı ile gerçekten göz kamaştırıcı. Zamanının en üstün eğitim kurumlarından biriymiş, şimdilerde ücretsiz ama çok büyük bir tıp müzesi olarak hizmet veriyor. 

       Allah kulu Han, Hiva tarihinde önemli bir yere sahiptir. Hükümdarlığı zamanında Hiva neredeyse yeniden şekillenmiş, saraylar, medreseler, hanlar, hamamlar inşa edilip çalışır hale getirilmiş. Bu medrese çok harap ve yıkık durumdayken yıktırıp yerine bugünkü şekliyle tuğladan yaptırmış. Tıp müzesi dedik zaten adı da İbn Sina Tıp Sanatı ve Tarihi Müzesi’dir diyor rotamızı İslam Hoca Medresesi ve minaresine doğru çeviriyoruz.

Hiva-İslam Hoca Minaresi
Hiva-İslam Hoca Minaresi

       Seyit İslam Hoca Medresesi ve minaresi; İslam Hoca dönemin Hive soylusu ve halkın sevgisini kazanmış en son bağımsız Veziri Azamı’dır. İleri görüşlü halka değer veren eğitimli bir kişiydi. 1905 yılında Medreseyi inşa ettirir ve iki yıl gibi kısa zamanda da biter. Renkli yine hayli görkemli eyvanı ile güzel bir yapı.

Hiva- Seyid İslam Hoca Medresesi
Hiva- Seyid İslam Hoca Medresesi

       İslam Hoca Minaresi; Medresenin hemen yanında 57 metre yüksekliğe sahip yukarı doğru incelen bu güzelim minarenin çapı 9.5 metredir. Yine Medresenin hemen yanından ahşap bir merdivenle çıkılan minarenin yüksekliği hesaba katılırsa 175 basamak sonunda manzaranın ne kadar muhteşem olacağı kesin. Ama döne döne çıkıldığı için de çok zor olduğu kesin.

       Yanında yapı olarak bitişik olmayan bir de camisi var. Ama bu güzel minare renksiz kubbeli camisini gölgede bırakmış. Üstteki fotoğrafta görülmüyor ben de arka sokağa geçip çektim. Fotoğrafın sağında kubbesi görülen cami. Yine de Güldestesi süslü.

Hiva-İslam Hoca  Mira ve camii
Hiva-İslam Hoca Mira ve camii

       Seyit İslam Hoca, Hive Hanlığının son ve dirayetli veziri azamı dedik. Tarih olarak 1886′ dan 1908 yılına kadar görevde kalmış. Yerel rehberimizden öğrendiklerimiz; Çarlık Rusya’sında bile ağırlığı olan biriydi. Aynı zamanda II. Muhammed Emin Han’ın dünürü yani oğlu ( babasından sonra gelen son hükümdar ) Asfandiyar Han’ın da ( İsfendiyar ) kayınpederiydi. Hoş dünürünün hükümdar olması ona bir zenginlik katmadı. Tüm çabası halkın refahı içindi. Onun zamanında Rusya ile anlaşıp onların önerdiği tüm reformları hayata geçirdi. Hive’ de ilk hastane- Petersburg’daki gibi modern okullar, postaneler şehrin tüm alt yapısı hatta sinemalar bile onun döneminde yapıldı.  

       İslam Hoca reformlarda o kadar hızlı gidiyordu ki, ülkeye neredeyse çağ atlatmış. Yaptığı güzel şeyleri gören halk artık Han’ı unutarak veziri azam demeye başlar. Biz Türklerin tarihinde bildik durumlardan biri İslam Hoca’nın da başına gelir. Yani veziri azam biraz güçlendi mi, biraz halk arasında saygısı değeri arttı mı hemen infaz edilir. Muhalif kişilerin başında İsfendiyar da vardır. Muhammed Emin Han’ı sizin için tehlikeli olmaya başladı diye ikna ederler ve İslam Hoca’nın başı kesilir. Tam 12 sene sonra da Hive hanlığı düşer. Tabii biz gençler hiç unutmayacak unutturmayacağız dedi ve müzeyi gezmeye başladık.

Hiva- Seyid İslam Hoca Medresesi
Hiva- Seyid İslam Hoca Medresesi

       Günümüzde Uygulamalı El sanatları müzesi olarak kullanılan medreseyi gezmeden olmazdı. Kapıdan çıkan peri kızı bizim grup arkadaşımız. Ücretli olunca turnikeden geçip içeri girdik. İnce upuzun bir koridor üzerine sıralanmış tarihi, sanatsal eşyalar ile onları kimlerin yaptığı fotoğraflı olarak anlatılmış.

       Harezm uygulamalı sanatının tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Bu topraklarda yaratılan sanat türleri benzersizliği ve eşsizliği ile dünyaca ün salmıştır. Sanat dalları, Ganch oymacılığı; Özbekistan’ın en eski mimari-dekoratif sanat türlerinden biridir. Nakkaşlık, mermer oymacılık, ahşap oymacılığı, hattatlık, halıcılık sanatlarında da ustalıklarını sergilemişler. Ahşap oyma Harezmi ve İbni Sina portreleri harika.

       Halıcılıkta çok güzel. Türk Edebiyatının en büyük şairlerinden Ali Şir Nevai’yi anmadan geçemem. Türkçeyi sanat dili halinde işlemeye çalışmış, Türk dilini yüceltmiş üstün bilgin ve şairdir.

       Biraz dinlenip akşam yemeğine yine İslam Hoca Medresesine geleceğiz. Yerel danslar eşliğinde bir akşam yemeği, masalar hazırlanmış bile.

Hiva- Seyid İslam Hoca Medresesi
Hiva- Seyid İslam Hoca Medresesi

        Bildik yoldan geri dönüyor Taş kapıdan çıkıp otelimize geçiyoruz.

Hive- İç Han Kale Taş Avlu girişinden manzara
Hive- İç Han Kale Taş Avlu girişinden manzara

       Güzelce dinlendik. Hive’nin gecesi de çok güzel denmişti, sanırım buna tarihi dokunun ışıklandırılması etki edecektir. Önder’le biraz erken gidelim eksik yerler varsa gezelim dedik. Taş Kapıdan girip iki kez sola döndük güzel bir restoranda soluklandık. Teras kısmı bize güzel manzara sundu. Çıkamadığımız minarelerde yaşayamadığımız güzellikleri bir nebze olsun yaşadık. Bakalım adı Caravan Khiva Restaurant. Fotoğrafta tepeden görünümüyle güzel bahçesini gördüğümüz medresenin adı Şergazi Han Medresesi imiş.

Hive- İçhan Kale Şergazi Han Medresesi
Hive- İç han Kale Şergazi Han Medresesi

       Restoran çalışanlardan biraz bilgi aldık.

       Şergazi Han Medresesi; 18.yüzyılında başlarında inşa edilmiş. Şergazi Han, bilim adına araştırmalar yapmış, devrinin tanınmış bilim adamı ve şairleriyle sohbet toplantıları yapmış. Medresenin inşasından sonra tarihçiler buraya Alimler anlamına gelen “Maskani Fazilon” demişler. Bir bilim yuvasıymış tadilat yapılmamış.

       Güzel Hive’nin tarihi Kalta Minaresi tam karşımızda ortamın dokusuna uyan yaşam alanları çok bildik görüntülerle bize günbatımını haber veriyor. Çocuklar, asılı kar gibi beyaz çamaşırlar, döküntü fazla eşyalar ev cephesinden uzakta arkaya saklanmış. Arabalar akşam saati evin önüne park edilmiş her yerde aynı durum yani. Çocuklar ve gençler için kış geceleri yaşlıların tarihi anılarını böyle bir ortamda dinlemek sanırım onlara en büyük, en değerli hazinedir…

        Neyse yemek yenecek İslam Hoca Medresesine doğru yürüyoruz. Müthiş güzel bir günbatımı Pehlivan Mahmud’un türbesi üzerinde yanarcasına, ne yazık ki fazla göremiyoruz.

Hive'de Günbatımı
Hive’de Günbatımı

       Tahmin ettiğim gibi yerel folklor grubu çalıp söylemeye başladı. İlk gün gördüğümüz kırmızılı kadın da burada hem dans ediyor hem de şarkı söylüyor sevimli… Size video ekliyorum. 

       Ve Hive’ de akşam İslam Hoca Medrese ve Minaresinin güzelliği.

       Yemek yediğimiz yerden bir yapı bir yerden aklımda kalan medrese değil bir okul olduğu şimdilerde turistik eşya dükkanı gibi.

Hive Akşamlarında
Hive Akşamlarında

       Cuma Camii manzarası,

Hive Akşamlarında Cuma Camii Minaresi
Hive Akşamlarında Cuma Camii Minaresi

       Ve Hive İç han Kaleye de veda ediyor güzelim Taş kapıdan harika bir görüntü ile hemen karşısındaki otelimize gidiyoruz. Buhara’yı sevmiştik üstelik yarım kalmıştı hoş yine gideceğiz gezip size yazacağım. Ama Hive gerçekten de Buhara’dan çok daha güzel. Umarım isteyenlerin yolu bir şekilde buradan geçer.

Hive Akşamlarında Taş Kapı
Hive Akşamlarında Taş Kapı

       Hive’ den yarın sabah çıkıp yine 6 saatlik bir yolculukla Kızılkum Çölü’nü geçip Buhara’da buluşuncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK İPEK YOLU *ÖZBEKİSTAN-2*

Güzel bir gün 5 Mayıs 2024 sabah kahvaltı sonrası otobüsümüze bindik. Bugün uzun bir yolculuk yapacağız, 6 saatlik bir yolculuk. Buhara’dan sonra belki de daha çok seveceğiniz bir şehre HİVA’ya-(Hive diye okunuyor) gidiyoruz diyen rehberlerimizle yola çıkıyoruz.

HİVA- 1.Gün

       Rehberimiz kendi üslubunca çok güzel anlatıyor bazı yerlerde onun söylediği gibi yazabilirim. 😊

       Türk Dünyasının en önemli şehirlerinden birine, Hive’ye gidiyoruz. Harezm bölgesinin incisi olan bu güzel Hive, tarihi yapıları tamamen korunmuş tek anıt şehir, tam bir açık hava müzesidir. 2021’de Türk dünyası kültür başkenti olarak ilan edilmiştir. Hani hep söylenir ya; Türkler 15 devlet kurdu, 15’i de yıkıldı ama 16.sı kurulmuş dediğimiz gibi Hive’ de aynı şekilde neredeyse 7 devlet yıkılmış yerine sekizinci kurulmuştur diyebiliriz.

       Hive dediğimizde Özbekistan’ın batısında yer alan 2500 yıllık tarihe sahip kadim bir şehir anlaşılmalıdır. Hive’ de; Büyük İskender, Cengiz Han, Timur, Şeybaniler, Harzemşahlar gibi hükümdarlar ve hanedanlıklar hüküm sürmüştür.

       Hive Türk dünyasında kendi kültürünü, geçmiş tarihini çok güzel bir şekilde koruyan bir şehirdir. Bu milletin de hiçbir şeyi değişmedi sadece değişen modern dış kıyafetleri oldu. Onun haricinde Hive’ de lehçeler yani konuşmalar bin yıl önce nasılsa halen aynı şekilde konuşuluyor ama diğer bölgelerde dillerde bozulma var. Burada çok nadiren Rusça kelimeler konuşma arasına katılıyorken diğer bölgelerde Rusça kelimeleri çokça kullanıyorlar. Kısaca buradaki bölgelerin her şeyi kültürü, değerleri hatta bölgenin ekmeği bile hala her evde aynı ve orijinaldir.

       Amu Derya Nehri’nden geçen ticaret rotası 1500’lü yıllarda değişince eski başkent yok olmuş. Hive zamanla küçük bir şehir ve aynı zamanda da İslam dünyasının önemli merkezlerinden de biri olmuştur.

       Hive eski şehri İç Han Kale ve Dış Han Kale diye ikiye ayrılmış. İç Han Kale 10 metre yüksekliğinde, birçok kereler yıkılıp yeniden yapılan kalın duvarlar içindedir. Sonra göreceğiz, biraz da 6 saatlik yolculukta gördüklerimi size aktarayım.

       Bir grup bisikletli yaşları da orta üstü. Diğeri Kızılkum Çölü’nün savrulan kumlarına engel olsun diye konulan çalılıklar. Şekilleri çok güzel.

Özbekistan- Kızılkum Çölü
Özbekistan- Kızılkum Çölü

       Kızılkum, 300 bin km² yüzölçümü var. En büyük kısmı Özbekistan topraklarında, Kazakistan’da kısmen de Türkmenistan’da bulunuyor. Gerçekten, hani adı ile müsemma derler ya, aynen kırmızı kumullardan oluşmuş. Zaten bu parlak kırmızı renkli kumullardan dolayı Kızılkum adını almış. Kuzeyden güneye uzanan kumullar genelde 70 m yüksekliğe ulaşabiliyormuş. Aral gölüne daha yakın yerlerde birtakım bataklıklar ve kuraklık yerler de varmış. Kızılkum flora ve fauna açısından da zenginmiş.

       Öğlen saati olmuş bile bizim buralardaki gibi olmayan bir benzin istasyonunda mola veriyoruz. Çok güzel yemekleri olan lokantası da varmış görünce siz de hayran kalacaksınız. Mural’da (duvar resmi) İpek yolunun Çin’den başlayan ve İstanbul, Ayasofya-zamanın Konstantinopolis’ine uzanan güzergahını gösteriyor. Çok başarılı.

Özbekistan- Kızılkum Çölü'de bir lokanta
Özbekistan- Kızılkum Çölü’nde bir lokanta

       Vee en keyifli yemek yenen bölümü. Özbeklere has kerevet üzerinde yemek. Ama bizdeki daha da keyifliydi. Hasankeyf sular altında kalmadan önce Dicle kenarında böyle kerevetler vardı balık yemiştik.

Özbekistan- Kızılkum Çölü'de bir lokanta
Özbekistan- Kızılkum Çölü’nde bir lokanta

       Hive kervan yolunda olması nedeniyle ticaret yapanların sık sık uğradığı bu nedenle kervansarayların, çarşıların çok olduğu güzel bir şehir. Kuruluşu ve ismi hakkında güzel bir de hikayesi var. Hikayeleri severiz. Rivayete göre Hiva şehri Nuh peygamberin oğlu Sam zamanında kurulmuş. Sam uzun ve zorlu bir yolculuk esnasında çöllerden geçerken bir kuyu kazdırır ve gece kuyunun başında uyur. Rüyasında kendisini çevreleyen 300 meşalenin arasında görür. Neden üç yüz bilmem tamam burada yerleşiyoruz der ve Hive şehri öylece kurulmuş olur. Adı da şöyle; Kuyunun suyu çok lezzetliymiş ve bu anlama gelen havah denmiş. Zaman içinde evrilerek hivah derken Hiva olmuş. Kuyunun hala İç Han Kale de olduğunu söylediler belki görebiliriz.

       Etrafı dolaşmaya çıkınca Kızıl Kum Çölünde bir kervan önünde yaşlı dedesiyle heykel grubu gördüm hem de kuyu başında. Bana Hive’yi kuran Nuh’un oğlu Sam’ın bulduğu su kuyusu işlenmiş gibi geldi. Kaçmadı Önder’in kadrajından bendeniz.6-IMG_7395

       Alttaki fotoğraf, Amu Derya- Ceyhun’dan açılan bir kanal. Özerk bir cumhuriyet olan Karakalpakistan bölgesinde. Hatırlatayım Özbekistan’a bağlı adı üstünde özerk bir cumhuriyettir.

Hive- Ceyhun- Tuyemoyin kanalı
Hive- Ceyhun- Tuyemoyin kanalı

       Amu Derya- Ceyhun Nehri’ne yaklaştıkça çevre yeşillenmeye başladı yerleşik düzene geçildiği belli oluyor. Üstteki fotoğraf Ceyhun’dan açılmış bir kanaldı şimdi Ceyhun nehrini geçeceğiz, köprüye geldik. Köprü hem tren hem de araç trafiğine açık. Biz geçerken tren yoktu belli ki saati uygun değildi. Ayrıca köprü dar olduğu için karşı tarafta araba varsa bekleniyormuş, yoktu biz de beklemeden geçmiş olduk.

Özbekistan- Amu Derya köprüsü
Özbekistan- Amu Derya köprüsü

Amu Derya- Ceyhun Nehri çevreden görünüm.

İpek Yolu; Hepimizin okul yıllarında öğrendiğimiz bu ticaret yolu 2.000 yıl kadar önce Çin’in açtığı önemli bir kara ticaret yolu idi. Çin’in Asya, Avrupa ve Afrika arasında açtığı bu yol ticaretin ötesinde kültürel alışverişe de önemli katkı sağlamıştır. Çin’in ipeği ve ipekten yapılmış her türlü ürünü bu yol üzerinden dünyaya dağıldığı için de adı ipek yolu olarak kalmıştır. İpek yolunun M.Ö 1. yüzyılda Çin’in Han Hanedanı döneminde başladığı tahmin ediliyor.

Özbekistan üzerinden geçen İpek Yolu kara ticaret yoluydu. Dokuzuncu yüzyıldan sonra denizcilikte teknolojik ilerleme olunca kara yolu ticareti zayıflamaya başlamış. Dolayısıyla geleneksel ticaret yolu olan ipek yolu da 10. yüzyıldan itibaren kullanılmaz duruma düşmüştür. Diyorum ve Hive’ye yaklaşıyoruz. Yine harika bir görüntü yakaladım. Meşhur kerevet evin bahçesine gidiyor olabilir.

10-IMG_7470

       Ve güzel bir de cami.

Özbekistan- Harezm bölgesinde Cami
Özbekistan- Harezm bölgesinde Cami

       Hive’ye giriş yaptık. Özbekçe hoş geldiniz *Xush Kelipsiz* demekmiş birçok kasaba girişinde yazıyordu. Alttaki fotoğrafta da eğlence parkı var ve Özbekçe yazılışı çok hoş *İstirohat Bog’i*.

Özbekistan- Hiva- Eğlence Parkı
Özbekistan- Hiva- Eğlence Parkı

Hive’ye geldik saat 15:25, önce otele yerleştik sonra bir grup arkadaş rehberimiz Ali Mert ile ön gezi yaptık. Otelimiz Asia Khiva, iç kalenin Tosh Darvazo-Taş Kapı denen Kuzey kapısına bakıyor hemen çıkıp çift yolu geçtin mi kapıdasın. 19. yüzyılda yapılmış-1873 yazıyor. Sağ ve sol kulelerdeki odalar gümrük işlerine ayrılmış. Üstte yürüme yolları varmış.

Özbekistan- Hiva- İç Kale,Tosh Darvazo-Taş Kapı
Özbekistan- Hiva- İç Kale,Tosh Darvazo-Taş Kapı

       Sırtımızı döndüğümüzde fazla uzak olmayan Porta Sud- Dıshan Kala-Dış Kale’nin de Merkez-ana kapısını görüyoruz alttaki fotoğraf. Dış kapının surundan çok az kalıntı varmış. Hive iç ve dış kale diye konumlanmış demiştim dört tane de kapısı var. Bizim gireceğimiz Güney *Taş kapı-Tosh Darvoza*, Kuzey’deki * Bahçe kapı-Bogcha Darvoza* Doğu’daki *Palvan Kapı* ve Batı’daki de * Ata kapı- Ota Darvoza*. 

Özbekistan- Hiva- Porta Sud, Dıshan Kala Dış Kale ana kapı
Hiva- Porta Sud, Dıshan Kala Dış Kale ana kapı

       İç kaleye girişte güvenlik görevlisi vardı ama öylesine, selam verip geçtik. İlk etapta hemen sağımızda ahşap oyma atölyesi var baba- oğul çalışıyordu, elbette müsaade istedik ve ben çalışmaya devam etmelerini işaret ettim. Ustaları işi başında çekmeyi çok seviyorum. Duvarda asılı tahtalar, karşı tezgahtaki rahleler, babanın çizim yapıyor olması, oğulun ıskarpela ile tahtayı oyuşu benim için paha biçilmez kompozisyon. Haksız mıyım? 💞

Hiva- İç Kale-Ahşap atölyesinde baba ve oğlu
Hiva- İç Kale-Ahşap atölyesinde baba ve oğlu

       Sağa sola bakarak gidiyoruz. Kırmızı tuğladan yapılmış, içinde hala yaşanan evler çamaşırları ile çok da estetik. Hemen her yerde dut ağaçları var ve dut severiz kimse tutamaz bizi.💃💃

Hiva- İç Han Kale
Hiva- İç Han Kale

       Güzel bir avluya çıktık ve tarih görünmeye başladı. İki güzel minare ve bir kubbe nereye ait olduklarını öğreneceğiz. Bugünlere hiç bozulmadan gelmiş nadir bir şehir demişti yerel rehberimiz inanılması güç olsa da evet aynen korunmuş gibi. Ama eğer yeniden yapılmamışsa ki bazı yerlerde eski kalıntılar seçiliyor, çok da iyi restore edilmiş. Hadi savaştan kurtulmuş vazgeçtim deprem de mi yaşamamış inanılır gibi değil şu görünen 2 minareye bakınız dimdik ayakta hala.

Hiva- İç Han Kale
Hiva- İç Han Kale

       Bu güzel minareyi sağımıza alıp yürüdük iki evin arasındaki dar bir kapıdan geçtik tarihi doku gerçekten de hiç bozulmamış ama hayat güne uygun yaşam derdiyle devam ediyor. Her yer turistik eşya satış yerine dönüşmüş. Bir bölümde de akşam yemeği için masalar hazırlanmış. Bu güzelleri yarın gezeceğiz ama adını öğrendim İslam Hoca Medresesi, Camii ve minaresiymiş.

Hiva- İç Han Kale
Hiva- İç Han Kale- İslam Hoca Minaresi

       Şöyle ara sokaklara sapalım dedik nereye bakacağımızı şaşırdık hepsi birbirine benzeyen medrese, cami ama hepsi birbirinden etkileyici tam 5o küsur taneymiş ve her taraf açık pazar. Tarihi mekanları şöyle boyunca çekmek ne mümkün. Hive tarihinde tüm yapılar ahşapmış. Sonradan kırmızı tuğlaya dönülmüş. Ahşap yapılarda, el işlerinde kapılarda daha sert yapılı olan Karaağaç kullanmışlar. Şu güzel kapılara bakınız.

       Gezmeye devam. Yerel el işlerinde kadınlar boncuklu, pullu kep, başlık, ne derseniz ondan yapıp satıyorlar. Çoklu fotoğraflara tıklamayı artık unutmuyoruz.😉

Hiva- İç Han Kale-
Hiva- İç Han Kale sokakları

       Rehberimiz alışveriş için bizi bir kervansaraya götürdü Allah Kulu Han Kervansarayı. Çok renkli harika bir yer çıkışta kapıya dikkat ettim küçük bir tabelada *Craftsmen center- Master class school* sanatkârlar merkezi yazıyor. Buhara da bakıp alamadığım yerel giysilere baktık. Önder kalpaklarından denedi ben de bir ceket ama satın almadık. İyi ki almamışım satıcı bir hanımın üstünde gördüm tüylenmişti. Fotoğrafta görülen başlıklara da Doppi diyorlar.

       Ahşap işleri çok demiştim bu hanımda bizim Nasrettin Hoca’yı boyuyordu. İlim ve bilim yanı sıra sanatta da başarılılar yani.

Hiva- İç Han Kale-
Hiva- İç Han Kale-Allah Kulu Han Kervansarayı

       Kervansarayın arka kapısına kadar gittik, tesadüf kalenin de Doğu kapısı -Palvan Darvoza gelmişiz. Ne hoş sağımız solumuz tarih. Tam karşımızda çok güzel iki minare. Bize en yakın olanı Said Niyoz Sholikor Camii.

Hiva-Said Niyoz Sholikor Camii
Hiva-Said Niyoz Sholikor Camii

       Said Niyoz Sholikor 1830 yılında pirinç yetiştiren ve satan yerli bir tüccar olan Said Niyaz tarafından inşa edilmiş. Hive’ de eski tarihli ikinci Cuma Camii ve ibadete açık.

       Diğeri uzakta sayılır gitmedik yorgunuz geri döneceğiz. O da Abdul Baba Türbesindeki caminin minaresiymiş. Alttaki fotoğraf.

Hiva-Abd Al Bobo Türbesi
Hiva-Abd Al Bobo Türbesi

       Abd Al Bobo Complex, Abdul Baba Türbesi. Hive hanı tarafından 1840 yılında yaptırılmış aynı zamanda külliye sayılıyor çünkü içinde ayrıca bir cami fotoğrafta minaresi görünüyor bir de mescit varmış. Biz görmedik ama görüntü uzaktan güzeldi. 

       Aşağı yukarı aynı Taş Kapı’dan çıkalım otelimize gidelim dedikse de yine ara sokaklara daldık.

       Hive’nin güzel gençleri yerel kıyafetlerle moda çekimi yapar gibiydi. Ama en son kapıdan çıkarken yerel giysili güzel bir hanıma rast geldik. Biraz konuşunca dansçı olduğunu öğrendik. Aslında Türkçe konuşarak da kolayca anlaştık. Genel de Özbekistan’da konuşma sorunu yaşanmıyor. Rehberimiz bu gece Hive’deyiz esas tarih yarın başlıyor dedi. Ben de yarına kadar bu güzel dansçı hanımla sizi baş başa bırakıyorum.

Hiva- İç Han Kale sokakları
Hiva- Yerel dansçı

       Ama unutmadan 5 Mayıs’ı, 6 Mayıs’a bağlayan bu gece Hıdrellez. Dilekler tutuldu gül ağacının altına gizlendi. Ben dileğimi kağıda yazıp kabul olması dileğimle en güzel gördüğüm sarı gül ağacının yapraklarının altına koydum. Hatta taş bulup üstünü örttüm. Gülün fotoğrafını da çektim. 

Hive- Hıdrellez Gülüm
Hive- Hıdrellez Gülüm

       Sağlık ve sevgiyle kalın tüm dualarımız kabul olsun. 💞💞💞

 

BÜYÜK İPEK YOLU *ÖZBEKİSTAN*-1

Gezi modumuzun yükseldiği bir anda neden Türki Cumhuriyetlere gitmiyoruz ki, diye düşündük. Daha önceki deneyimlerimize dayanarak yine Ejder Turizm’in 03-16 MAYIS tarihlerini kapsayan Büyük İpek Yolu Turu’na yazıldık. Tarihi İpek Yolu üzerindeki önemli ülkelerden önce Özbekistan ardından Kazakistan ve en son da Kırgızistan’ı kültürel değerleriyle tanıyacağız. Keşke Türkmenistan’da turizme müsaade etseydi de oraları da görebilseydik harika olurdu.

İstanbul Havalimanında grup buluşması ve değerli rehberimiz Ali Mert Özgün ile tanışmamız gerçekleşti. Türk Havayolları ile saat 21:50’de uçuşumuz başladı. 4 saat 20 dk. sonra 4 Mayıs 2024 sabaha karşı 04:20’de Semerkant Havalimanına indik. Kuş misali dün neredeydik bu sabah neredeyiz diyerek gezimize ilk ülkemiz Özbekistan’la başlamış olduk. Türk vatandaşlardan vize istemediği için çok zor olmayan işlemler sonrası bizi Buhara şehrine götürecek olan otobüsümüzü beklemeye başladık. Havalimanı çok modern bir mimariye sahip görelim.

       Kültürel değerleri, mimari ve tarihi dokusuyla, binlerce yıllık tarihi şehirleri ile Dünya Mirası Listesine girmiş Orta Asya’nın en etkileyici ülkesi olan Özbekistan’ı rahmetli tarih öğretmenimiz İzzettin Arıcalı; En önemlisi de efsanevi İpek Yolu’nun gözbebeğidir Özbekistan diye anlatırdı. Otobüsümüze bindik yerel rehberimiz Yorkin ile tanıştık, çok güzel Türkçe konuşuyor zaten Ejder Turizmin Orta Asya Şirketinin sahibiymiş çok şanslıyız. Semerkant’ı geride bırakıp 4,5 saatlik yolculukla Buhara şehrine gitmek üzere yola çıktık. Her zaman olduğu gibi biraz Özbekistan’dan bahsetmemiz gerek diyen rehberimize kulak veriyoruz.

       Özbekistan; Bölgedeki 7 bağımsız Türk devletinden biridir ve topraklarının neredeyse %80 kısmı Amu Derya yani Ceyhun ile Siri Derya yani Seyhun nehirleri arasında yer alır. Tienşan dağlarından (Tanrı Dağları) doğan Siri Derya kuzey steplerinin sınırını oluşturmuştur ki orada göçebeler yaşar oradan geçip Aral gölüne dökülür.       

       Amu Derya ise Fars ve Türk devletlerinin sınırlarını oluşturmuştur. Orta Asya’nın en büyük Nehri sayılan Amu Derya Hindukuş dağlarından, Kuzeydoğu Afganistan’dan doğar 2.400 km kadar Kuzeybatıya doğru aktıktan sonra Aral Gölü’ne dökülür.

       Her iki nehirde sonuçta Aral gölüne dökülüyor ve her ikisinin arasında kalan tarihi bölgeye Maveraünnehir deniyor. Arapça kökenli bu isim Türkçede nehrin ötesi anlamına gelir. Bugün Özbekistan’dan başka Kazakistan ve Türkmenistan arasında kalan çok verimli topraklardır. Bölgenin en önemli şehirleri Özbekistan’ın Semerkant ve Buhara şehirleridir.

       Maveraünnehrini geçen ilk ordu komutanı büyük İskender’di ve bu bölgeyi çok sevip yöreden Roksana adında bir de eş alır. Çok uzun yıllar sonra ipek yoluyla buralara kadar gelen Marko Polo’da topraklardan övgüyle bahsetmiştir. Ve Timur bölgede bir cihan imparatorluğu kurmuş liderdir. Yine Uluğ Bey en değerli hükümdarlarındandır. Bölgede yetişmiş Dünyaca ünlü adamlarından tıpta İbni Sina, Şair Fuzuli, bilimde El Biruni, din adamlarından İmam el Buhari, Ahmet Yesevi ve Nakşibendi buralarda yaşamış, Müslüman olan bir ülkedir.

       Bölge önce Perslerin ve İskender’in daha sonra sırasıyla Sasanilerin, Türklerin eline geçti. Moğollar buraları bırakıp Anadolu’ya doğru göç ederken Türkler burayı yurt edinir. Hatta Özbekler şaka yollu derler ki; biz atlarımızı kesip yediğimiz için göç edecek aracımız kalmamıştı. 😁 Sonra bölge Araplar, Çinliler ve yakın dönemlere kadar da Rusların kontrolü altına girmiş. Özellikle Ruslar tarımı ele geçirmeye çalışmışlar.

       Türki Cumhuriyetlerinin içinde en zengini Kazakistan olmasına rağmen Özbekistan’da altın rezervinde Dünyada üst sıralardadır. Doğalgaz ve turizm yönünden de zengin sayılır. Verimli topraklarında 442 bin km²’lik yüzölçümü var, yetiştirdiği pamuk ile de dünyada 5. sıradadır. Ülkenin resmi başkenti 3 milyon nüfusu ile Taşkent’tir ve ülke nüfusu da yaklaşık 38 milyondur. Nüfusun %87’si Özbek’tir. Resmi dil Özbekçedir. Ama Karakalpakça diye bir dil de konuşulurmuş. Biz çokça Rusça konuşulduğuna da şahit olduk. Özbek’ler en eski Türk boylarındandır. Özbekistan içinde; 12 vilayet ile batısında Karakalpakistan Cumhuriyeti adında Özbekistan’a bağlı özerk bir cumhuriyet olan, bağımsız bir şehir- aynı zamanda başkenttir- Taşkent’i barındırır. Para birimi *som* ama dolar da kullanılıyor. Bir de denize sınırı yoktur. Ara ara yine anlatırım yol uzun otobüsteyiz.

       Hava ağarmaya başladı bile aramızda 2 saatlik bir fark var burada saat 05:18 İstanbul’da 03:18. Bizde olduğu gibi burada da sabahın erken saatinde tarlaya giden kadınlarla karşılaşıyoruz. Köylerden geçerken Ruslardan kalma doğalgaz boruları sarı sarı evlerin neredeyse üstünden geçiyor. Evlerin önündeki ağaçların çevresi havuz gibi açılmış yağan yağmurla dolsun diye, zira suyu olmayan bir ülke nedenlerini daha sonra anlatacağım.

       Çok katlı binalar olmadığı için henüz büyük şehir görüntüsü yok. Gözüme ilk önce çok sayıda beyaz renkli Chevrolet marka arabalar çarptı ve de T.C Ziraat Bankası. Sonra güzel bir hastane ve sağlık okulu. Yazıda ne demek istiyor anlayamasam da tercümesinde *Tıbbi kodlar sağlığımızın koruyucularıdır* yazdı. 🤷‍♀️ Sonunda çok güzel bir otele geldik biraz dinlenip şehri gezmeye başlayacağız. *Hatırlatmakta fayda var fotoğraflara tıklayıp bakınız* büyütmezseniz kalite maalesef bozuk görünüyor.

Buhara

       *Kubbet-ül İslam* İslam’ın kubbeleri sayılan önemli 3 şehirden biri olarak tanınan Buhara, Zerefşan Nehri Havzasında hayli büyük bir vahada kurulmuş Özbekistan’ın 12 vilayetinden biridir. Türk- İslam medeniyetinde önemli bir yere sahiptir. 2500 yıllık geçmişi olan bu tarihi şehrin adının *Vihara* dan türediği kabul edilir anlamı da kale-tapınaktır.

       Buhara tarihte birçok fetih yaşamış. En çok bilinenleri M.Ö 329 da Büyük İskender, 1220 de Moğol Hükümdarı Cengiz Han’ın fetihleridir. En büyük yıkım Cengiz Han döneminde yaşanmış. Ülkeyi Harzemşahların yönettiği dönemde 12 gün süren kuşatma sonrası Buhara’yı kaybetmişler taş taş üstünde kalmamış.

       Geçmişte Mekke ve Kudüs neyse Buhara da sıralamada onlardan sonra gelen önemli şehirlerden biriymiş ve birçok beyliğe de başkentlik yapmış. Tarihi mekanları çok, kervansaray, medrese, camileri ve yetiştirdiği değerli ilim ve din alimleriyle tanınmış. Antik şehir iç içe iki kaleden ve onu kuşatan surlardan oluşuyor. Dış kale halkın yaşadığı yer ve surlar onları koruyor, iç kale ise mülki erkan dediğimiz idari kesimin yaşadığı yer ve surlar da onları halktan koruyor. 

       İlk durağımız İsmail Sâmâni Türbesi. Otobüsten indiğimiz yer dış kale içinde bir park. Oyun parkı ama adı da Samani Kültür parkı. İnsanları sıcak kanlı, güler yüzlü ellerini kalpleri üzerine koyup selamlıyorlar. Özellikle erkekler kadınları öyle selamlarmış görelim.

       Yemyeşil güzel ağaçlandırılmış park yerel halkın çoluk, çocuk iyi vakit geçireceği bir park. Zaten tarihi dokusu her yerden görülüyor. Biraz yürüdükten sonra İsmail Sâmâni Türbesi göründü. Önce görelim mi? Haydi.

       Sâmâni’lerin kurucusu, Han’ı İsmail Sâmâni tarafından babası Ahmed ibn Assad için yaptırılan bu türbenin inşası (892-942) tam 50 sene sürmüş. Dönemin en eski ve ilk İslam mimarisi örneğidir. Bizim Anadolu’da gördüğümüz bütün Selçuklu türbelerine esin kaynağı olmuştur. Bu yönden de ayrıca önem kazanır. Önceleri hanedan mezarlığı olarak düşünülmüş. Tamamen pişmiş toprak yani tuğladan yapılan bu harika yapı günümüze kadar bir iki basit restorasyon haricinde olduğu gibi aynı şekilde gelmiştir. Tek bir giriş kapısı var ve dört tarafı da aynı model. Bilinen o ki, çöl kumları ile yıllar boyunca üstü kapalı olduğu için görülmemiş yıkımlardan kurtulmuştur, içini de görelim.

       Türbe içindeki mezarda İsmail’in babası ile İsmail’in torunu II. Ahmet’in yattığı biliniyor. İçerde görünen tek bir kümbet yapı var zaten Özbekistan’da mezarlar yukardaki fotoğrafta görüldüğü gibi kümbet şeklinde yapılırmış. Yani toprak kazılıp içine konmazmış. Sebebi de taban suyu yüksek olduğundan toprağı kazınca su çıkıyor haliyle cenaze de gömülemiyor. Gerçi artık su olmasa da alışkanlıkları devam ediyormuş. Sonra da üstü de böyle taş veya tuğla ile örülürmüş. İsmail Sâmâni’nin mezarının yeri halen bilinmemektedir. Rehberimizin anlattığına göre bu güzel türbenin bir özelliği de pencerelerden giren ışığın duvar süslemelerinde değişiklik yaratmasıdır, özellikle ay ışındaki görüntü muhteşemmiş. Anıt mezar artık Unesco Dünya Mirası listesindedir.

       Park içinden yürüdük burada da tarihi yapılar var ve yine turistik eşya satan yerler de var. Altta fotoğrafını paylaştığım amca Türkçe biliyordu biraz sohbet ettik tarihi ve dini kitaplarını satıyor. Çok renkli takkeler gördük meğer önceleri sadece erkeklerin taktığı başlıkmış adı *doppi* şehirlere göre modeli de değişiyormuş. Bizlerin Türk olmamıza ve oralara kadar gelmemize çok seviniyorlar. 🥰

Buhara- Samani Parkı
Buhara- Samani Parkı

       Yürümeye devamla tarihi bir yapıya daha geldik.

       *Eyüp’ün Çeşmesi* (Chasma-Ayub) evet bu diyarlara peygamberler de gelmiş ve sabrın sembolü peygamber Eyüp Sultan’da buralara Buhara’ya kadar gelmiş. Geldiği dönemde rivayet o ki, halk susuzluktan kırılıyorken Eyüp Sultan asasını yere vurur ve su fışkırır hemen oraya kuyu yaparlar. O yüzden buranın adı Çeşme-i Eyüp’tür. Tam tarihi belli değil ki tabelasında XII-XVI yüzyılları arasında yapılmış anıtsal mezar diye yazıyor. Fotoğrafta tam görünmüyor ama sivri kubbenin tepesinde 2 Leylek figürü var. 

Buhara- Eyüp Çeşmesi ve Müzesi
Buhara- Eyüp Çeşmesi ve Müzesi

       İçeri girince karşımıza ahşaptan yapılmış 3 musluklu bir çeşme ve arkasında da kuyusu çıkıyor. Kuyuda hala su var ve çeşmeden içilen suyun şifalı olduğuna inanılıyor. İçtik elbette şifa olsun dedik. Hemen arkadaki bölümde de kime ait olduğu bilinmeyen bir de mezar var. Yan odalar da müzeye ayrılmış. O tarihlerdeki göçerlerin yaşamı ile Aral Gölünün nasıl kuruduğu ve kuraklığın sebepleri anlatılmış.

       Biz de yerel rehberimizden Aral Gölünün nasıl kuruduğunu dinledik aktarayım.

       1920’de Dünyada hanedanlıklar ortadan kaldırıldı. Buhara hanedanlığı da 1922’de kaldırıldı. Özbeklerin çok sevdiği Rus’lar buradaki halkı 4 sene oyalamak siyasileri kendi yanlarına çekebilmek adına geçici Cumhuriyetler kurdular. 1923’te Vladimir İlyiç Ulyanov, bilinen adıyla Lenin vefat edince yerine Resmi babası Rus, öz babası Gürcü olan Stalin (asıl adı Yosif Visaryonoviç Cuğaşvili) geçer. Stalin, Orta Asya haritasını çiziyor ve Türkistan adını tamamen ortadan kaldırıp, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan’ı kurarken 100 sene sonrasını düşünerek küçük bir de Özerk Cumhuriyet kuruyor, Karakaplakistan Özerk Cumhuriyeti sonradan adına bir de Sovyet Sosyalist lafını ekliyor. Aslında aynı dili konuşan birbirinden ayrılmaması gerekirken 5 ayrı devlet oluşturuldu. Kim yaptı? Stalin.

       1924 yılında tüm Dünyada kölelik kaldırıldı. Yerine ne geldi dersiniz? Pamuk ticareti ve onun için çalışacak işçiler (bir nevi köleler) 1924 yılı öncesi Bolşevikler Özbekistan’da korkunç katliam yapıyor, 25 yaşın üstünde bir tek erkek bırakmayacak şekilde halkı kırıp geçiyorlar. 😱

       Pamuk ticareti başladığı yıllarda Özbekistan’ın yüzölçümü aşağı yukarı 400 bin km² ise 350 bin km²’lik kısmını pamuk tarlası yapmışlar ve 1945 yılında Sovyetler Dünya pamuk üretiminde sadece Özbekistan’ın pamuk hasadı miktarı 7 milyon beş yüz bin ton ile rekor kırmışlar. 😳

       Altta fotoğrafı paylaştım Aral Gölü’nün müzedeki posteri, tam tercüme edemedim.

Buhara- Eyüp Çeşmesi
Buhara- Eyüp Çeşmesi müzesi

       Poano’da da yazıyor gölden atmosfere her yıl 15-75 milyon ton toz ve tuz salınıyormuş. Rehberimiz anlattı; Göl kenarında iki gün geçirdim siz gökyüzünde yıldızları görürken ben işte bu toz ve tuz bulutunu gördüm.

       Neyse, Aral gölünün suları bu yüzden pamuk tarlalarına pompalanınca 1957 de %3 azalmaya başlıyor. Özbekistan’da Kızılkum Çölü yüzölçümü olarak çok yer işgal ediyor. 😁 Yani neticede çöl işte ot bile bitmezken bol sulu tarım olan pamuk için Aral Gölü feda ediliyor. 1989 yılına gelindiğinde Aral gölü ikiye bölünüyor. Yüzölçümü 1960 yılında 68.000 km² iken 2017 yılında sadece 8.600 km² ye kadar düşüyor. İlk Cumhurbaşkanı İslam Kerimov BM’nin dikkatini çekmiş. Ve artık Özbekistan’da su kullanımını şimdiki Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev’de kanunlarla ve halkın yardımıyla kontrol altına almış gerekli sağlık çalışmalarını da sürdürüyorlarmış..

       Sağımız solumuz tarihi yapılar. Bir tane daha çok güzel helezoni yapısı var. Tanınmış İslam İlmi alimlerinden İmam El Buhari anısına yapılan bir yapı. Tam olmasa da mimari yapısı ile bana Hindistan’da Rajastan eyaletindeki tarihi güneş saati olan Jantar Mantar’ı anımsattı. Aşağıdaki yapı İmam El Buhari anısına yapılmış ona ait el yazması hadislerin de bulunduğu bir anıt müze.

Buhara- İmam El Buhari müzesi
Buhara- İmam El Buhari hatıra müzesi

       İmam el Buhari hadis konusunda tanınmış İslam din adamıdır. Birçok sahih hadisleri kitap halinde toplamıştır. İnsan ilişkileri çok iyi olduğu bilinen Buhari İslam’ın yayıldığı tüm yöreleri Hz. Muhammed’in de yaşadığı yerleri gezmiş. Her eve girer çıkar bu arada hadisler hakkında bilgiler öğrenirmiş. 600’e yakın hadisi derlemiş derlediği hadislerin kendince en sahih olanlarını bir kitapta toplamış, çok güvenilir hadisler olduğu için de kabul görmüştür. Kısaca hadisler hakkında en bilgili en uzman kişidir. 

       Rehberimizin daha görülecek çok yer var biraz daha gayret demesiyle kendimizi büyük bir açıklıkta yemyeşil ağaçlı harika bir alanda bulduk. Fotoğrafta görünen seyir kulesinden manzara harikadır ama vakit yok çıkamazsınız dedi. Hem de çok fazla kuyruk vardı. 🤷‍♀️ Burası vaktiyle su deposuymuş sonradan turizme kazandırılmış. 

Buhara-Seyir Kulesi
Buhara-Seyir Kulesi

       Hemen yanında bir taş kule var, çok güzel bakalım neymiş.

Buhara Bolo Havuz camii minaresi
Buhara Bolo Havuz camii minaresi

       Evet hemen yanındaki ahşap sütunlarının renkleri, işlemeleri ve önündeki havuzu ile inanılmaz huzur verici bir cami var. Cuma Camii yani merkez Camii’nin minaresiymiş.  

       *Bala Havuz Camii* 

       Bolo Hauz Camii fotoğrafına bakalım ben de anlatayım. Elbette rehberimizden öğrendiklerimle.

Buhara- Bala Havuz Camii
Buhara- Bala Havuz Camii

       Yerel rehberimiz Yorkin, Bala havuz demek havuzun yanındaki cami demektir diye anlatmaya başladı. 1700’lü yıllarda halkın namaz kılacağı merkezi bir cami yoktu. Bala camii 1707-1708 yılları arasında halk tarafından inşa edilmiştir.

       Neden halk yaptırmış derseniz; 1707’de burada iktidarda Buhara hanlığı vardı yani o da soy olarak Cengiz Han’a dayanıyordu ve hanlık ekonomik kriz yaşıyordu. Halkın namaz kılacağı merkezde bir camiye ihtiyaç vardı. Ama cami yaptıracak para yoktu. Buhara hanlığında hazine tamamen boşalmıştı. Sonra hanlar halka sesleniyor yani halkla birlikte el ele vererek bir cami inşa edelim diyorlar. İşte o zaman halk da elinde avucunda ne varsa hepsini çıkartıp devlete veriyor ve sadece bir sene içerisinde camiyi inşa ediyorlar.

       Tabii ki ilk başta inşa edildiğinde sütunlar ve minare yoktur. Minareyi 1910 yılında Buhara’nın o dönemdeki en son emiri Emir Alihan tarafından inşa edildi ve caminin ikinci ismi olarak 40 sütunlu cami ismini aldı.

Buhara- Bala Havuz Camii
Buhara- Bala Havuz Camii

       Dikkat ederseniz camide sütunların sayısı 20 tane ama adı 40 sütunlu cami olarak adlandırılır peki neden? Benden kaçmadı tabii fotoğrafı çekerken havuzdaki yansımayı çekmiştim yapıştırdım yansıma ile diye… 💃💃💃 Yukarda paylaştığım fotoğrafı havuza akan sular olmasa daha güzel çekebilirdim yansıma da tam olurdu. 🤷‍♀️ Buradaki ahşap oymacılığını, nakış işlemlerini 1710 yılına kadar hep kadınlar yapmışlardır çünkü elleri çok nazik olduğu için diyor. Sonra işçilik erkeklere geçmiş ama onlar da işi ticarete dökünce sanat ölmüş diyor ama tabii şaka dedi… Sonra böyle ustalıkları ahşap işlemeleri hep erkekler yaptı diye de ekledi. Sütunların güzelliğine bakınız.

       1920’de Bolşevikler buraya geldiğinde yani çarlık düştükten sonra iktidara Bolşevikler geliyorlar yani Stalin geldikten sonra şöyle fetva mı diyelim bir söz söylüyor diyor ki; bir milleti yok etmek için oraya bir ordu göndermeye gerek yok, o milletin diline, dinine, kültürüne yasak getireceksin, işte o zaman o millet kendiliğinden yok olur.

       Tarih 1920’de Orta Asya genelinde 220’den fazla cami ve medreselerin hepsi kapatılıyor, önlerindeki halkın kullandığı havuzları mikroplu diye kurutuyor. Bu camide 1956’ya kadar kapalı kalmıştır. Caminin içi de ayrı güzellikte.

       Hemen Registan Meydanındaki Ark kalesine geçiyoruz. Ama bu güzelliği kendince ölümsüzleştiren bu sanatçıyı es geçemedim.

Buhara- Bala Havuz Camii
Buhara- Bala Havuz Camii

       *Ark Kalesi* Ya da Ark Sarayı. Evet Buhara’nın iç kalesi ve surlarını görüyoruz, önce kaleyi görelim sonra içine gireceğiz. Kapıda güvenlikten geçiliyor.Buhara- Ark Kalesi

       Ark sarayı diyeyim zira mülki erkan-üst düzey yetkililer, aileleri, gelen ziyaretçilerin özellikle de şair ve alimlerin konakladığı yerler var. Buhara Hanedanlığı sonrasında Buhara Emirliğinin ikametgâhı olarak kullanılmış. Çok eski tarihe sahip kalenin yapımının 1 ila 4. yüzyıla kadar uzandığı söyleniyor. Birçok kez yıkılmış yeniden yapılmış yerden yüksek oluşu o nedenleymiş tahmini 18 metre gibi… Kalenin içine doğru yürüyoruz, yan duvarlarda bazı kalıntılar sergilenmiş. İlk karedeki taşlar Bolşevikler tarafından kaleyi yıkmak için atılmış olan gülleler. Ayrıca 3 tane daha oda var. İlk ikisi boştu ama su ve kum odasıymış yani kalede bir yangın çıkarsa müdahale etmek için gerekli malzemeler. İkinci kare mahkeme olmak için bekletilen suçlular temsil edilmiş, diğerleri tarihi değeri olan kalıntılar diyeyim. Neyse baka baka biraz yokuş çıkıyoruz.

       Hemen solumuzda yine ahşap sütunlu bir cami var. Ark kalesinin Cuma Camii. Ve bundan sonra çokça göreceğimiz cami de olsa kenarında turistik eşya satış stantları var.

Buhara- Ark Kalesi Cuma Camii
Buhara- Ark Kalesi Cuma Camii

       Aynı Bala Havuz Camii gibi ahşap sütunları var daha küçük tabii. Kapı girişindeki tanıtım tabelasında yazılanlara göre;

       18 yüzyılın başlarında emir Süphan Kulikhan hükümdarlığı sırasında (1680-1702) yılları arasında inşa edilmiştir. Camiyi 3 taraftan ahşap sütunlu ahşap galeri ayvan çevrelemektedir. Tavanı geometrik ve bitkisel süslemelerle süslenmiş olup marangozluğun ilginç bir örneğidir. 8 ön kapısı 4 mihrabı vardır caminin kuzey, doğu ve güney cephelerinde içten ahşap kepenkleri dıştan alçı kafesli pencereleri bulunmaktadır. Birçok kez restorasyon geçiren cami son büyük restorasyonu emir Alimhan döneminde (1910-1920) yılların da yapılmıştır. Günümüzde camide *17- 20 Yüzyılların Eserleri Sergisi* var. İçinden birkaç kare. İkinci karedeki yazı ve resimlere fotoğrafı büyütüp bakınız.

       Eski doğu ülkelerinin en popüler sanat dallarından biri de hat sanatıdır. Orta Asya’da birbiri ardına 5 büyük hat ekolü oluşturulmuştu bunlar; Buhara, Harzem, Fergana, Semerkant ve Taşkent’tir ve kaligrafide uzmanlaşmışlardı. Buhara’da dahil olmak üzere Orta Asya’nın zengin bir hat sanatı tarihi var. 14 ve 19. yüzyıllarda hat sanatına özel bir ilgi vardı, bunun nedenlerinden biri de kitap basmak için matbaanın bulunmamasıydı.

       Camiden sağa dönmeden hemen önceki yapının kapısından içeri girdik. Kapıdaki tanıtım panosunda buranın zamanın Kuşbeyi’ne ait iç avlu olduğu yazılı.

       Kuşbeyi, 1756-1920 yıllarında Buhara Emirliği’nde Özbek Mangıt hanedanlığı döneminde devlet işlerini yöneten vezir unvanına karşılık gelen bir unvanmış. Panodan aktarabildiğim; Emrinde 20-70 yaş arasında Şakird- Pişa yani hizmetçileri varmış. Bunlar aynı zamanda 15 günde bir değişir ve verilen önemli görevleri de üstlenirlermiş. Salon günümüzde müze olarak kullanılıyor. Tabiat – Doğa bölümüne girdik doldurulmuş gerçek hayvanlar var. Biyoloji ve maden ile ilgili sergilemeler de var.

Buhara- Ark Kalesi
Buhara- Ark Kalesi
Buhara- Ark Kalesi
Buhara- Ark Kalesi

       Yine dar bir koridoru geçip çok geniş bir araziye çıktık. Buhara arkeoloji sahası diye geçiyor. Kalenin yıkık duvarları ile daha önce yapılıp toprak altında kalmış bölümlerini gün yüzüne çıkarmak için kazı çalışmaları yapılıyor. Ve kaleden geriye değerli tarihi eser kalmamış gibi. Bolşeviklerin bombardımanından dolayı bu taraflar hep yıkık. 1920’de Ruslar emirin kaçabileceğini düşünerek yoğun bombardımanı buraya yapmışlar. Emir yine de kaçmış hem de tüm hazineyle. Ama tonlarca altını Buhara’da nereye sakladığını Ruslar bulamadığı gibi halen kimse bulamamış. Laf aramızda 10 ton (abartılı olsa da) ve değerli mücevherlerden bahsediliyor.

       Bu arada yerel rehberimiz Yorkin güzel bir hikâye anlattı. Malum üzere hikayelere bayılırım. Zamanın Semerkant Prensi adı Siyavuş. Baba tarafından Türk anne tarafından acem yani İranlı. Zaten sonradan hükümdar oluyor. Buhara’ya gelip emirin kızına aşık 💘oluyor. O zamanlar Buhar Kudat’lar ülkeyi yönetiyordu. Siyavuş aşık oldu ve evlenmek istedi. Kızın babası o zamanki Buhar Kudat’lardan birisi. Siyavuşa bir öküz veriyor. Diyor ki, bu öküzün derisine sığacak kadar bir saray inşa edersen kızımla evlenmene onay veririm…

       Siyavuş ne yapmış? Öküzü kesmiş pişirip çatır, çatır (yerel rehberimiz pek güzel anlatıyor) bir güzel yemiş. Derisini kurutmuş. Bunu çoook ince urgan yani ip yapmış. Sonra bu ip ile şimdiki bu gördüğünüz Ark Kalesi’nin projesini çizmiş. Sonra da kaleyi inşa etmiş. Siyavuş’un ince zekasına hayran kalan Buhar Kudat Hükümdarı sadece kızını değil ülkesini bile Siyavuşa teslim etmiş. Nasıl güzel bir hikâye. Neyse sahaya çıkalım.

İnanılmaz bir sıcak var ve biz bu boş arazide yürüyoruz. Az öteden daha sonra gideceğimiz eski şehir bölgesindeki Poi-Kalan Külliyesi harika görünüyor.

Buhara- Ark Kalesi
Buhara- Ark Kalesi’nden Eski Buhara’ya bakış

Son çıkış öncesi yine boş bir alan burası da emirin 15 atının ahırı gibi bakıldığı yermiş. Biz de atları değil ama kaleden gözetleme kulesini gözetledik. 😉😁 Caminin önündeki satıcıdaki kuklalar diyeyim ve tabaklar çok renkli ve güzeldi.

Buhara- Ark Kalesi
Buhara- Ark Kalesi’nden Buhara gözlem kulesi

Buhara- Ark Kalesi
Buhara- Ark Kalesi

       Sıcak dinlemeden yürüyoruz. Hoca Nurabad Caddesinden 1 km kadar ancak yürüdük. Güzel bir Özbek aile görünce kaçırmadım. Genelde hanımların altın diş yaptırmaları statülerini belli ediyor. Kısaca zenginiz demek istiyorlar. Pembeli hanımın tüm dişleri altın. Hoş bizim ülkemizde de Muğla’nın Akkaya köyünün böyle ilginç geleneği vardır. Ben yeni mezun olduğum yıl Yozgat’ın Boğazlıyan kazasında çalışmıştım orada da altın diş yaptıran çoktu.

Buhara- Eski şehir
Buhara- Eski şehir

        Ay ne güzel caddede Uluslararası Altın İşleme ve Takı Festivali var ve birçok ülke stantlar açmış.

       Gözüm hemen bizimkileri aradı. Arayan bulur demişler. Yanlış hatırlamıyorsam İzmir’den gelmişler.

Buhara- Eski şehir
Buhara- Eski şehir Uluslararası Altın İşleme ve Takı Festivali

       Nihayet çok konu edilen tarihi Kalan Minaresini göreceğiz. Alttaki fotoğrafta görülen kompleks Buhara’nın sembolü sayılıyor ve Po-i Kalyan Kompleksi diye geçiyor.

Buhara-Po-i Kalyan Kompleksi
Buhara-Po-i Kalyan Kompleksi

       Sıcak bir yandan nefes kesiyor kalabalık bir yandan. Biraz da gölge namına tek ağaç yok. Komplekste Kalyan Minaresi, Kalyan Camii, Emir Alim Han Medresesi ve Mir-i Arap Medresesi olarak 4 anıt bulunmaktadır. Yukardaki fotoğrafta görülen yapıların içine girmek için epey yürüdük. Çok geniş bir alan olan Poi Kalan meydanına geldik. Hemen sağımızda tüm heybetiyle karşımıza çıkan bu güzel yapı Kalan Minaresi.

       Kalon-Kalan-Kalyan Minaresi; Özbekçe uzun, yüksek anlamına gelen minarenin okuduğunuz gibi çok adı var. Ben Kalan diyeceğim.

Buhara- Poi- Kalan Meydanı ve Kalan Minaresi
Buhara- Poi- Kalan Meydanı ve Kalan Minaresi

       Poi- Kalan Kompleksindeki tarihi yapıların en eskisinden başlarsak Kalan Minaresi ve hemen arkasında Kalyan Camii olarak da adlandırılan Cuma Camii Minarenin tam karşısında Mir-İ Arap Medresesi.

       Kalan minaresi 11. yüzyılda ilk inşa edildiğinde ahşaptan yapılmış buhara kuşatması sırasında yakıldığı için yerine temel çok zayıf olan başka bir minare yapılmış. Bu minare zamanla yıkılmış en son üzerindeki çini kitabede yazıldığına göre günümüzdeki hali 1127 yılında Karahanlı Hükümdarı Muhammed Aslan Han tarafından yaptırılmış. Mimar Bako adındaki mimarın tasarımı ile yerden yüksekliği 149 fit yani aşağı yukarı 48 metre olup yukarı doğru daralan tuğla yapısı ile muhteşem bir minare. Bazı yerlerinde çini işlemeler olan 105 basamakla çıkılan minarenin birkaç hikayesi de var. Bako ustaya bu minare (çapı 9 m) çabuk yıkılır demişler. Bako usta da yıkılma mesafesini ayarlayıp ben ölürsem mezarımı buraya gömün ki başucuma düşsün demiş. Elbette endişeler boşa çıkmış. 1976 depreminde bir miktar hasar görmüş 1980 de restore edilmişse de bakınız hala dimdik ayakta.

       Bir başka hikâye; Cengiz Han bölgeyi istilaya geldiğinde çevreyi gezmeye başlıyor. Kalan minarenin yanına gelip yüksekliğine bakayım derken ayağı takılıp yüzükoyun yere düşüyor. Cengiz Han doğrulup miğferini de başına takarken: Ben hiçbir cihanda başımı da öne eğdirmedim bana baş eğdiren bu minareyi sakın yıkmayın demiş. Ve günümüze kadar böyle gelmiş.

       Elbette ezan okunmasından başka görev de görmüş. Bir dönem İpek Yolundaki kervanlara yol gösteren fener olmuş, savaşlarda gözetleme kulesi olmuş. En kötü görevi ise suçluların minareden atılarak ölüme gönderilmesi ile ölüm kulesi olmuş. Halen asli görevine dönememiş ne minare ne de cami. İçleri dışları hediyelik eşya satış yeri olmuş. Benim görüşüme göre tarihi tek kalıntı yok hepsi günümüzün yapıtı. Yani onlar da benim gibi tarihi bir his yaşamıyorlar. Turizmden para kazanma yolundalar. Birçok yapı aslına uygun yeniden inşa edilmiş.

       Kalan Camii- Cuma Camii; Kalan Camii de minaresiyle birlikte 12. yüzyılda.

       Karahanlı Hükümdarı Muhammed Aslan Han tarafından yaptırılmış. Yıkılmış yine 16. yüzyılda yeniden restore edilmeye başlanmış. Büyük kapıda yani *Taç kapı* deniyor, girişe konmuş olan tabelada *1514 yılında tarihi anıt olarak devlet korumasına alınmıştır yazıyor*. Bu restorasyonda Şeybaniler’den Ubeydullah Han bir seferi dönüşünde ele geçirdiği  ganimetlerle çini süslemelerin yapımını sağlamış. Çok büyük ve harika bir iç avluya girdik. İlk fotoğraf camiye girebileceğimiz taraf eyvan deniyor, ikincisi cami avlusuna ilk giriş yani girdiğimiz kapının karşıdan görünümü kalan minare ile çok güzel görünüyor. Yine büyütüp bakınız.

       Gördüğünüz gibi avluya çıkış yine çok güzel. Avluda çok görkemli bir dut ağacı var. Etrafa dökülen dutlar ezilip kirletmesin diye çarşaf germişler herkes yiyebilir. Fırsatı kaçırmadık yedik. Buhara sokakları da dut ağacı dolu. Avlu 7o küsur metreymiş etrafında bir hayli çok kemerli girişler var hepsi kapalıydı. 10 bin kişinin birlikte ibadet edildiği en büyük camilerden biriymiş. Çok küçük bir bölüm ibadete açılmıştı diğer yerler restorasyonda ve bazı yerler de artık görmeye alıştığımız turistik eşya dükkânı olmuş.

       Artık camiye girelim dedik. 208 kolon var dedikleri doğru yani inanılmaz. Tabii daha fazla içerilere gidemedik. Yolun sonunda bir mihrap yanında ahşap minber zaten ibadet yapılmayan yer bant çekmişler. Namaz kılmak için kadınlara ve erkeklere iç avluda ayrı olarak küçük birer yer ayırmışlar. Alttaki fotoğraflarda caminin içine girerken görülen kolonlar ile en sonunda caminin mihrabı ve yanında minberi görülüyor. 

       Cami minaresi kadar şanslı olamamış yine bir hikâyeye göre; Cengiz Han minareyi çok beğenmiş camiye girmiş yine çok beğenmiş. Burayı Han’ın sarayı zannedip yıkın demiş. Başka bir rivayette; Halk, Cengiz Han gelir bizi keser aman camiye saklanalım hem Cengiz Han o kadar gaddar olamaz ibadet yerine saygılıdır demişler ve hep beraber camiye sığınmışlar. Ama maalesef bu onların sonları olmuş hepsi kılıçtan geçirilmiş. Hatta cesetleri giriş eyvanının önündeki şadırvan benzeri kuyuya doldurulmuş derler. Ve sonradan bu yapı onların anısına yapılmış. Alttaki fotoğraflar.

Buhara- Poi- Kalan-Cuma Camii
Buhara- Poi- Kalan-Cuma Camii

       Bunaltıcı sıcak devam eder bizim tarihi yapı ziyaretimiz de Kalan Caminin hemen karşısında olan Mir- i Arap Medresesi ile devam eder.

       Mir- i Arap Medresesi; Arapların büyüğü anlamına gelen medrese günümüzde hala öğrenci yetiştirmekte. Bu yüzden gezmek kolay olmadı. Kubbelerinin rengi ile hayli görkemli gözüken medreseyi Buhara Hanı Ubeydullah Han 16. yüzyılda Yemenli hocası şeyh Abdullah Yemeni’ ye atfen yaptırmış. Abdullah yemeni Nakşibendi tarikatına bağlı Şeybanilerin şeyhidir.

       Güzel bir de hikayesi var; Yemenli bir şehzade olan Abdullah rüyasında Peygamberimizi görüyor. Rivayete göre zaten peygamber soyundan gelen torundur, ondan aldığı işaretle, ben han falan olmam tasavvufa yöneleceğim der ve çıkar Buhara’ya gelir. Müslümanlara yol gösterip tanınır. Buhara emirleri tarafından da sevilir, hürmet görür ve şeyh olarak müritleri ve öğrencileri çoğalır. Daha büyük bir medreseye ihtiyaç var deyince Ubeydullah Han yemenilerin de yardımıyla Mir-i Arap Medresesini yaptırır ve Yemeniye atfeder. Arapların büyüğü prensi anlamına gelen Miri Arap zaten yemenin lakabıdır. Medresenin de adı olarak kalır.

       Kapısındaki tabelada 1530-1536 yıllarında yapılıp devlet korumasına aldığı yazıyor. İki katlı olan medresenin ilk katı derslikler üst katı yatakhane. Öğrenim görülen 114 adet dersliğin sayısı Kur’an’ı Kerimin sure sayısına atfedilmiş. İçerde ders yapılıyordu gezemedik ama kapısı açıldıkça içeri baktım hepsi erkekti. Yüze yakın talebesi olan yatılı İslam koleji olarak eğitim veriliyormuş. Yılda ancak 15-20 kişiyi sınavla alıyorlarmış. Medresede Ubeydullah Han ve Mir Arap şeyhin mezarları varmış ama göremedik. Kaçamak yapıp yanlara doğru geçtim girişi yasak olan avlunun altta paylaştığım fotoğrafını kafesli penceresinden çekebildim.

       Dört önemli yapı var demiştim sonuncu da Kalan Minarenin hemen sağ yanında yer alan Emir Alim Han Medresesi. Aynı yıllarda yapılmış. Medrese olmasının yanında Hamamı da varmış. Alttaki fotoğrafta göreceksiniz sadece hamam kısmı açık orada da görev olarak turistik eşya satışı yapılıyor ve turistler için kıyafetli fotoğraf çekimi yapılıyor.

Buhara-Po-i Kalyan-Emir Alim Han medresesi Hamamı
Buhara-Po-i Kalyan-Emir Alim Han medresesi Hamamı

       Şimdilik Po-i Kalyan gezisi bu kadar yürüyerek gezmeye devam. Kenarlarda göreceksiniz her yer turistik eşya satış yeri dolmuş. Alma niyetimiz olmayınca fiyatlarla da ilgilenmedim fotoğrafla yetindim.

       Önce otele uğrayalım derken cadde ve sokaklardan görüntüler. Aa şansımıza inanılmaz bir müzisyen grup ve oynayan insanlara rast geldik harika.

https://

       Ve diğerleri bu ilk karedeki çift ya nişanlı ya yeni evli kızın kıyafetine ayakkabılarına daha doğrusu terliklerine dikkat edin çok hoş. Diğer kare halıcılar ve giyim eşyaları satılan bir çarşı bizim kapalı çarşı havasında içinden geçip gittik.

       Caddede yürüyüş devam ediyor. Selfie çeken bir güzel. Allahtan yol trafiğe kapalıydı. Diğeri değişik bir araba gördüm BYD marka ve elektrikliymiş. Kapıyı tutan adamı yapay zekaya havale ettim değiştirdi. Fena olmamış. 😁

       Ara sokaklarda hep aynı tarihi yapı görünümlü değişiklik arıyorum bir tane açık kapı buldum ve bingo, ev hali üstelik tandır da var.

       Güzel bir parka geldik. Tarihi su kaynağı havuza dönüştürülmüş. Burası Buhara’nın kalbi sayılıyor Leb-i Havuz. Buhara’nın kavurucu sıcağında serinlemek, sosyalleşmek adına harika bir yer. Başka bir gün yazısı olacak .😉 Çevresinde tarihi yapılar çok ancak çoğu şimdilerde turistik restoran olmuş. Çevrede dut ağaçları asırlık diyorlar. Çok turist var bir yerde folklor gösterisi var.

       Bizde olduğu kadar onlarda da nükteli fıkraları ile bilinen Nasrettin Hoca’nın heykeli var. İlk fotoğraftaki (tıklamayı unutmayınız) hoca heykeli hiç bizim tanıdığımız göbekli hocaya benzemeyince uzaktan çektim. Eşeğinin sağ kulağı ve ayağını ellemekten parlatmışlar. 😁

       Havuz ve çevresi akşam gezintileri için de harika ve çok eğlenceli, hatta konser de veriliyormuş. Hive şehri dönüşü yine Buhara’ya gelecekmişiz o zaman daha etraflı anlatırım. Akşam yemeği için Old Buhara Restorana gittik. Burada özel localı yerler var. Biz yarı kapalı bir yere geçtik isabetli olmuş, bir ara yağmur atıştırdı. Yemek paylaşmadığımı biliyorsunuz ancak çok doyurucu yani bir porsiyon burada Jumbo porsiyon oluyor. 😁

       Akşam oldu herkes gibi sizi de yormadığımı ümit ediyorum. Yarın yeni rotamız 6 saatlik mesafedeki Hive şehri olacak.90-IMG_0262

       Kaldığımız otelde düğün vardı size bu güzel gelin ile şimdilik hoşça, sağlık ve sevgiyle kalın diyorum.💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU-10-ZAMBİYA 🇿🇲

ZAMBİYA CUMHURİYETİ 

Viktorya Şelaleleri-Livingstone

       Büyük Afrika Turumuzun son ülkesi olan Zambiya’ya kara yoluyla gitmek için Botswana dönüşü geceyi geçirdiğimiz Zimbabve’deki otelimizden çıktık tarih 5 Mart 2023 saat 1o:oo. Arabamıza binmeden önce yakındaki turistik eşya satıcılarını dolaştık. Harika taş işçilikleri var sanatkâr insanlar. Zimbabve’den son görüntüler.

       Zimbabve’de Viktorya Şelalelerinden dönerken gördüğümüz köprüden bu kez arabayla biz geçiyoruz. Önceliğimiz; otele giriş yapılacak eşyalar bırakılıp öğleden sonra Viktorya Şelaleleri bu kez Zambiya tarafından görülecek. Köprünün görüntüsü çok güzel.Viktorya Şelalesi Köprüsü

       Çıkış vizemizi aldık köprüyü geçtik. 10 dakika bile sürmedi Zambiya sınır karakolundaydık. Etraf kalabalık, üstelik Babunlar göz açtırmıyor. Köprüde gördüğümüz insanlar Zimbabve’den gelirken buradakiler de oraya gitmek için birikmişler. Amanın inanılmaz şekilde giyimli karakol görevlileri bakınız. Ellerinde malum Kalaşnikof silahları yüzlerinde maske gerçekten de korkutucu.

       Neyse grup olarak yine topluca çıkış işlemlerini yaptırdık fotoğraf çekmek yasak dediler zaten benim koca makine çıkarılmazdı maazallah. Zambiya halkı Zimbabve’den daha fakirmiş. Polisin olmadığı yerde hırsızlık olabilirmiş ama şimdi burada eşyamı çaldı deyin anında kafasına sıkarlarmış. 😱

       Sonra yolumuz devamla Livingstone şehrinden geçiyor. Livingstone Güney Zambiya eyaletinin başkenti. 1905 yılında İskoç Misyoner Dr. David Livingstone tarafından kurulmuş. Dr. Livingstone Afrika’da köleliği kaldırmak için büyük mücadeleler verdiği bu ülkede çok seviliyor ve şehre de ona ithafen Livingstone adı veriliyor. 1911 yılında da başkent yapılmış. Daha sonra Zambiya’nın başkenti 1935 yılında Lusaka olmuş. Artık Zambiya’nın başkenti Lusaka’dır. Livingstone’ da Güney Zambiya Eyaletinin başkenti olarak kalıyor. Biraz ülkeden bahsedeyim.

       Zambiya Cumhuriyeti; Adını Zambezi Nehrinden alan ülke 1924 yılına kadar İngiltere’nin sömürgesidir ve o dönemde adı da Kuzey Rodezya’dır. Zimbabve’de anlatmıştım. Cecil Rhodes bölgede maden ocakları satın almış yerleşmiş. Adına ithafen İngiltere aracılığı ile Rodezya diye devlet kurulmuş. Kuzey Rodezya-Zambiya, Güney Rodezya-Zimbabve olmuş. 24 Ekim 1964 yılında bağımsızlığını kazanan ülke artık Zambiya Cumhuriyeti’dir.

       Yerleşik tek bir halk yok, kırktan çok etnik grubu var. Çoğunluğu Bantu etnik grubu oluşturuyor. Bu nedenle çoğunlukla Bantu etnik grubunun dilleri konuşulsa da resmi dilleri İngilizce. 20 milyon nüfuslu ülke ekonomisinin en büyük gelir kaynağı bakırdır. Öyle ki, dünyadaki bakır ihtiyacının %4’ünü karşılamaktadır diyor ve muhteşem manzaralı, harika evleriyle Chrismar Hotel’e geliyoruz.

Zambiya- Livingstone Chrısmar Hotel
Zambiya- Livingstone Chrismar Hotel

       Odalar yörenin mimari yapısını yansıtıyor, odalarımız alttaki fotoğrafta görülüyor. İçinde cibinlik vardı, odanın birinde yılan çıktı, bizim odanın yüksek tavanındaki tahta kiriş diyeyim üzerinde çok kocaman karafatma gibi bir böcek vardı ama zararsızmış korkmadım.

Zambiya- Livingstone Chrısmar Hotel
Zambiya- Livingstone Chrismar Hotel

       Biraz dinlendik şimdi Viktorya Şelalesini Zambiya tarafından seyretmeye, hatta çok daha fazla ve keyifle ıslanmaya hazır olun diyen rehberimizi takip ederek özel arabamıza biniyoruz, bakalım bu tarafta neler göreceğiz. Mosi Oa Tunya burada da kükrüyor mu? Gerçi sadece 2 görüş noktası olacak bir de köprü geçecekmişiz ve esas ıslanma o köprüde olacakmış yaşasııın. Turla gezmenin avantajlarından biri de bilet almakla falan uğraşmıyorsunuz neyse girişe geldik. Kırmızı ile gezdiğimiz yerleri işaretledim.

       Girişteki bilgileri aldık ilk başlangıç yeri yine Dr. Livingstone heykelinin olduğu yer. Livingstone, Zambiya’ya gelen ilk Avrupalı değildi ama ziyaret edip yerli halk ile diyaloğa giren ilk Avrupalıydı. Yerliler onu şelalenin olduğu yerde bir küçük adaya götürdüler. Ve şelaleyi ilk olarak oradan gördü, yani Zimbabve’de adından söz ettiğim, sonradan kendi adının verildiği Livingstone adasından. Bu heykel de adayı gördüğü anı temsil ediyormuş.

       Kısaca hatırlayalım Dr. Livingstone; 1813 yılında İskoçya-Glasgow’daki bir gecekondu mahallesinde yoksulluk içinde doğdu. Afrika’da 25 yılı aşkın bir süreyi kapsayan ve 45.000 kilometreden fazla keşfedilmemiş bölgeyi kat etmiş, olağanüstü gezginlik kariyerine devam ederek hayatının son 5 yılını doğu Afrika’daki köle ticaretini durdurmaya adamış bir cerrah, aynı zamanda misyoner bir kâşiftir. Afrika’da çok sevilen biri olduğu için de Afrika’nın birçok yerleşim bölgesinde Livingstone adı verilmiş kasabalar vardır.

       Livingstone kasabasının kurulmasında ve şelalenin Dünyaya tanıtılmasında etkili olan Livingstone’un heykelini Zimbabve’den kaldırılıp Zambiya’ya dikilmesi için her iki taraf çok mücadele vermiş, ama en sonunda herkes istediği yere kondursun diyerek son noktayla her yere Livingstone heykeli dikilmiştir, şekilde görüldüğü gibi bu kez de elinde İncil ile misyoner olduğu vurgulanmış.

Zambiya- Viktorya Şelalesi- Livingstone Heykeli
Zambiya- Viktorya Şelalesi- Livingstone Heykeli

Havada bunaltmayan bir sıcaklık var, kameramı naylona sardım ağaçların altından geçerek gürleyen şelaleyi bulmaya gidiyoruz. Sesi çok geldiğine göre yakın olmalı derken ağaçların arasından göründü, yine dumanlı. 😉

       Güzel düşük taşlarla döşenmiş patikadan yürürken bir ayrım noktasına geldik ve herkes gibi soldan devam ettik. Sanırım ıslanmaya hazırlanmalıyım. Bu arada kolumun nasıl yandığı dikkatinizi çekmiştir. Bana Afrika’nın güneşi fark etmeden feci yakar dediklerinde ben kızarmadan yanarım demiştim ama Afrika fena yakmış. Gerçekten fark etmedim nehir gezisinde yanmış ama beyaz tenliler gibi canımı yakmıyor yani. Veee son kareyi hayli ıslanmış olmama rağmen çekebildim. Bulanık görüntü Mosi Oa Tunya’nın kükreyen dumanıydı. Ve bu bölüm Zimbabve’de göremediğimiz Boiling Point-kaynama noktasıymış. Görebilirsek manzara gerçekten muhteşem. 

Manzara nasıl güzel hayran kalmamak mümkün değil. Mosi Oa Tunya gürlüyor ortalığı toz duman etmiş. 😁 Ara sıra açılan görüntüden nihayet manzarayı yakaladım. Tam karşımızda Zimbabve tarafındaki Livingstone adası ve Main Falls- ana şelale.

IMG_1729

       Rehberimizin köprüye gidiyoruz dedi. Knife Bridge- bıçak köprüsü öncesi karşıda Devil Katarak muhteşem görünüyor.

Zambiya- Devil Katarak
Zambiya- Devil Katarak

       Köprüye gitmek için hızlandık ama ben fotoğraf makinamı artık açamıyorum şelalenin yarattığı dumansı sular yağmur gibi üzerime yağıyor önümü bile zor görüyorum. Artık fotoğraf çekmek için imdadıma İphone ile bazen Önder bazen ben yetişeceğim, alttaki fotoğrafta görüldüğü gibi.

       Bu çok keyifli ıslanmanın aynısını ama farklı şekilde Brezilya İquasu Şelalesinde yaşadık, tek fark orada bot ile resmen şelalenin içine girmiştik. Neyse yağmur ormanı içinde yürümeye devam ediyoruz. Bu defa Victoria Şelaleleri Köprüsü diğer adı Zambezi köprüsünü Zambiya tarafından göreceğiz. Ama önce şu muhteşem Viktorya Şelalesinin bir de buradan çektiğim videosunu eklemeliyim. Yani nasıl bir nehir ki genişliyor 1700 km’lik şelale oluşturuyor ve öyle bir akışla düşüyor ki aman aman yağmur dumanı gibi. İşte size anlatılmaz yaşanılır denen bir doğa olayı daha. 

       Keyifle ıslanmış olarak artık dönüşe geçtik. Viktorya Şelaleleri Köprüsünü gördük, bir de kısa bilgi veren pano var. Zimbabve’deyken kısaca bahsetmiştim gürleyen duman yüzünden ve Zimbabve’ye göre daha uzakta olduğu için köprünün fotoğrafı pek zevkli olmadı. 🤷‍♀️

       Panodan tercüme: Victoria şelaleleri köprüsü planlamasını ünlü Cecil John Rhodes yapmış ve yapılacak olan köprü öngördüğü kuzeydeki demiryolu güzergahı için önemli bir bağlantıydı. Üretimin doğru olduğunu sağlamak için köprü Afrika’ya gönderilmeden önce İngiltere’nin Darlington kentindeki Cleveland Bridge Company fabrika sahasında bölümler halinde monte edildi. Köprünün ana kemeri 1 Nisan 1905’te birleştirildi. Kemerin 2 ortak girişi 31 martta gün batımında yerindeydi, ancak yaklaşık 1¼ inç kadar üst üste biniyorlardı.

       Ertesi sabah güneş doğarken yola çıkıldığında, gece boyunca köprünün tam olarak 1 ¼ inç kadar daraldığı, 2 orta kirişinin yerine düştüğü ve mükemmel bir şekilde oturduğu görüldü. Resmi açılış töreni 12 Eylül 1905 gerçekleşti. Sir Charles Metcalfe bir konuşma yaparak Charles Darwin’in torunu astronom Profesör George Darwin’i Viktorya şelaleleri köprüsünün açılışını yapması için davet etti. Açılış sonrası Cecil John Rhodes demiş ki; Viktorya Şelalesinin suyunun arabaların üzerine serpilmesini isterdim. İşte köprünün görünüşü.

Zambiya- Viktorya şelaleleri köprüsü
Zambiya- Viktorya şelaleleri köprüsü

       Otele dönüş. Ertesi sabah gün ışıdığında saat 06:00 tarih de 6 Mart 2023 ve müthiş bir manzara ile otelden ayrılıyoruz.

Zambiya- Livingstone Chrısmar Hotel
Zambiya- Livingstone Chrismar Hotel

Livingstone’a elveda derken yine yolumuz Viktorya Şelalesinden geçiyor. Uçaktan gördüğüm inanılmaz manzaraya yakından şahit oluyoruz. Yerden kaynayan su buharı gibi tek kelimeyle muhteşem.

Zambiya- Viktorya şelalesinin yoldan görünümü
Zambiya- Viktorya şelalesinin yoldan görünümü

       Zambiya’dan çıkış yapacağız.

Zambiya  sınır çıkışı
Zambiya sınır çıkışı

       Daha önce yazmıştım yerli halk kendi yetiştirdiklerini kafalarının üstünde taşıyor Zimbabve’ye gidip satış yapıp ihtiyaçları neyse alıp geri dönüyorlar. İnanılmaz gibi ama yürüyerek gidiyorlar.

Zambiya- Sınır çıkışı
Zambiya- Sınır çıkışı

       Biz de şimdi çıkışımızı alalım yürüyerek gideceğiz ama çıkışta yine arabamız bizi bekliyor olacak. Oysa onların pazara gitmek için daha 7-8 km yol yürümeleri gerekecek.

Zambiya'dan Zimbabwe'ye geçenler
Zambiya’dan Zimbabve’ye geçenler

       Artık köprüye geldik arabadan inip yürüyeceğiz. Zambiyalı işçiler köprüde bakım yapıyorlar.

Zambiya- Viktorya Şelaleleri (Zambezi) köprüsünden çıkış
Zambiya- Viktorya Şelaleleri (Zambezi) köprüsünden çıkış

       Ve tarihi değeri yüksek, zamanının mühendislik harikası köprüdeyiz-Viktorya veya Zambezi Köprüsü. Hemen kenarda satıcılar konuşlanmış. Hepsinin elinde harika el yapımı hayvan heykelcikleri elbette büyük beşliler grubundan. Yanında kahvaltılık uzunca tahta çanaklar. Evet aldık Kuzey ve Derin torunlar oyuncak diye gergedanlara bayılacaklar.

       Köprü iki ülkeyi birbirine bağlarken aynı zamanda Batoka Boğazının da iki yakasını birleştiriyor. 128 metre yükseklikten Zambezi nehri ile Batoka boğazının manzarasına gerçekten de doyum olmuyor. Önceki gidişimize göre soldan yürüdük dolayısıyla tren yoluna yakın yerdeydik.

       İlk fotoğraf baktığımız yönde tam karşımızda görünen bir otel. Bugün Rodezya Demiryollarının işlettiği Viktorya Falls Hotel. Harika bir Gökkuşağı eşliğinde Batoka kanyonunda şöyle bir salıncak olsa da sallansam derseniz o da var Bridge Swing diye geçiyor ikinci fotoğrafta işaretledim. Son karede köprünün bir ucundan diğer ucuna giden zip line var. 

       Köprünün sonuna yaklaşıyoruz. Bu arada sadece bir tane otomobil geçti. Kamyon da olsa bir araç geçişine izin veriyorlarmış. Biri geçmeden diğeri geçemiyor. Köprüyü koruma amaçlı. İlk fotoğraftaki panolu yerin alt katından Bungee Jumping yapılıyormuş, yapan yoktu görmedik. İkinci fotoğraf turist treniydi manzaraya karşı kahve içiyorlardı. Yerel turların ikramı birazdan biz de başka bir yerde kahve molası vereceğiz. Son kare Zimbabve tarafından Zambiya’ya ve Viktorya Köprüsüne son bakış.

       Arabamıza bindik Zimbabve gümrükten giriş yapıyoruz. Daha önce dikkatimi çekmemiş bu kez fark ettim tam karşımızdaki binada Zambiya’ya gidenlerin eşyaları kontrolden geçiyor. 

Zimbabve- Sınır kapısı
Zimbabve-Sınır kapısı

       Tahmini 1 saat sonra Zimbabve’nin Victoria Falls İnternational Havalimanına geldik.

42-IMG_1839       Buradan yine Güney Afrika’ya Johannesburg’a uçacağız zira daha önce yazmıştım; İstanbul’a dönüşümüz Johannesburg’dan olacak. Uçak vakti çok geç saatte olunca aynı gün Joburg şehir turumuzu panoramik yapacağız demiş ve bütünlüğü sağlamak adına da Jozi-Joburg- Johannesburg şehir gezimizin son gününü daha önce burada paylaştım mavi yazıya tıklarsanız okuyabilirsiniz. Aslında Johannesburg tamamını okumak için dilerseniz ki tavsiye ederim,  buradan başlayın zira *Büyük Afrika Turu 5-6-7* diye Johannesburg’u 3 günde gezmiştik. 

       Johannesburg’a geldik ve geceleme Midrand bölgesindeki Holiday İnn otelimizde. Ertesi sabah tarih 7 Mart 2023 saat 12:00’de otelden ayrılıyoruz. Yine de O.R Tambo Uluslararası Havalimanı’na giderken Johannesburg’dan anılarda kalacak kareler olsun istedim.

       Büyük Afrika Turumuzun da sonuna gelmiş olduk. İstanbul’umuza kavuşmak için O.R Tambo Uluslararası Havalimanı’na geldik. Yurtdışı çıkış bölümü daha farklı. Nelson Mandela’nın yakın arkadaşı-yoldaşı olan Anti-Apartheid politikacı Tambo, bir dönem Afrika Ulusal Kongresi (ANC) Başkanı olarak da görev yapmış Güney Afrika’nın ulusal kahramanlarından biridir.

       Önceleri adı Johannesburg Havalimanı iken 2006 yılında Oliver Reginald Tambo’nun anısını onurlandırmak için yeniden adlandırılmış ve artık adı O. R Tambo Uluslararası Havalimanı olarak kullanılıyor.

       Değişik ülkeleri gezmek, çeşitli yaşamları gözlemlemek adına müthiş bir deneyim. Afrika’da gezdiğimiz bu dört ülke bize sömürünün hala devam ettiğini, Cumhuriyet bile kurulsa sömürü ile fakirleştirilmiş halkın hala bir takım yanlış yollara saptığını gösterdi. Üstelik Asya’da gördüğümüz yaşam koşullarının çok altındalar. Zengin maden yataklarına rağmen hala suları, elektrikleri, alt yapıları yok zenginlikler halka yansıtılmıyor. Çoğu bölgelerde eğitimsizlik diz boyu. Neyse insanların yaşam koşullarına çok üzüldüğümü söylemeliyim. Her şey bir yana, en güzeli benim Türkiye’m diyebilmek için görülesi ülkelerdi.
       İstanbul’um göründü bile.48-IMG_2178
 
       Yeni bir gezimiz olursa yine yazarım derken Afrika gezimize uygun bir anı fotoğrafımızı da burada tarihe kaydediyorum.-IMG_1597yK
       Tekrar buluşuncaya kadar sağlık ve sevgiyle kalınız.💞💞💞
 
 

 

BÜYÜK AFRİKA TURU-9-BOTSVANA 🇧🇼

BOTSVANA CUMHURİYETİ

Chobe Milli Park Safari Turu

       Büyük Afrika Gezimizin üçüncü ülkesi Botsvana, Zimbabwe ile sınır komşusudur. Buraya kadar gelmişken ziyaret etmemek olmazdı diyen rehberimiz Barbaros Bey, Botsvana’ya gezimiz safari amaçlı o nedenle sabah gidip akşamüstü döneceğiz dedi. Sabah erkenden yola çıktık tarih 4 Mart 2023 Toplam 1.5 saat sonra Zimbabwe tarafındaki Kazungula sınır kapısındaydık. 

       Zimbabwe tarafı uzun tırların park ettiği bir yer olunca fotoğraf çekmedim. Hemen çıkışımızı yaptık. Yürüyerek Botsvana sınır kapısına Babun’lar eşliğinde gittik.

       Çok kısa bir sürede zaten anca 20 kişiydik geçtik. İki grup olduk ve 4X4 araçlarımızla Botsvana Chobe (çobe okunuyor) Milli Parkına doğru gidiyoruz. Bu safaride bize Barbaros rehberimizin arkadaşı değerli Arkeolog ve Vahşi Yaşam Rehberi Serdar Çetin Bey eşlik ediyor. 

       Botsvana Cumhuriyeti’nin erken tarihinde yerleşik halkının Tsavanalar (San’lar) ve Khoi’ler olduğu sanılıyor. Zaten Botsvana adı da buradan geliyor. Botsvana ”Tsavana’nın ülkesi” anlamındadır. Ama bugünkü sakinlerinin çoğu Setswana-konuşan Sotho halkının soyundan geliyor.

       Afrika ülkeleri içinde tarihi çalkantıları çok olmayan, düzgün ekonomisi ve onunla uyumlu halkı ile en barışçıl ülkelerden biridir. Botsvana’nın başkenti Gaborone’dir. 2.5 milyonluk nüfusu ile sahip olduğu topraklarının büyük kısmı hepimizin coğrafya dersinden bildiği Kalahari çölü ile kaplıdır. Resmi dili Setsvana diğer diller Kalanga, Sekgalagadi ve İngilizce, para birimleri Botsvanan Pula’sı yağmur anlamına geliyormuş. 1 Pula 2.25 Türk lirasıdır.

       Botsvana bayrağı, mavi zemin üstünde siyah ve beyaz renk çizgilerden oluşmuştur. Mavi renk refahın sembolü kabul ettikleri yağmur ve suyu temsil eder. Siyah beyaz çizgiler yine çeşitli ırkları temsil eder. Ülkenin resmi bir çiçeği yoktur ama armalarında Zebra resmi vardır ve ülkenin ulusal hayvanıdır.

       Elmas madenleri ülkeye ekonomik kazanç getirse de halkına pek de faydası olmamış gibi. Elmaslar hakkında yeni bir şeyler öğrendim malum elmas karbonun yüksek basınç formudur ve kimberlit borusu-bacası her neyse *kimberlite pipes*denen volkanik bir kaya kalıntısı var onun içinde bulunuyorlar, gerçi bazen hiç olmaya da biliyor.

       Botsvana’da ilk elmas daha doğrusu kimberlit bacaları 1967 yılında bulunuyor. Ama Afrika’da bulunuş tarihi 1800’lü yıllara denk geliyor. İlk kez bulunduğu Güney Afrika’nın Kimberley kasabasından dolayı da adını kimberlite koyuyorlar. Burada da hükümetin ortağı yine 50/50 ile Güney Afrika De Beers şirketi. Öyle biteviye çıkan bir maden değil. Botsvana’daki 3 elmas madeninin ömrü 35 yıl kadarmış o yüzden de ülke yeni arayışlarla tekstil gibi alanlara kaymaya başlamış.

       Botsvana’da yeşil alan azlığı ve yüzey suyunun az olmasından dolayı da hayvancılık sığır yetiştiriciliği önem kazanmış öyle ki, evliliklerde bile resmi olarak bogadi dedikleri gelin bedeli olan 10 sığır gelinin babasına verilmezse evlilik gerçekleşmiyor. Tipik başlık parası tabii ama o zaman para yerine sığır öncelikli değişim aracı olmuş. Ve hala köylerde bu adet devam ediyormuş. Chobe’ ye yaklaşıyoruz çevreye bakalım.

       Kasane, Botsvana’nın büyük şehirlerinden biri Chobe Milli Parkına’ da 10 km mesafede. Botsvana’da bizi karşılayan sadece Babunlar değil çok güzel bir de ağaç karşıladı. Baobab adındaki bu güzel, insana güven veren ağaç; Afrika kıtası, Madagaskar ve Avustralya’ya özgü bir tür. Geniş gövdesi tepede taç gibi kümelenmiş küçük yapraklı dalları ile hayli ilgi çekici. 

       Serdar Bey’den anlatı; Baobab ağacı kurak bölgelerin can damarı sayılır. Hayli geniş gövdesi kuraklık öncesi az miktarda yağan yağmuru depolayacak şekilde evrimleşmiş. Üstelik 3000 yıl yaşayabilen bu ağaç inanması zor ama 2.5 ton suyu gövdesinde biriktirirmiş. Nasıl mı? Aynı Kaktüsler gibi gövde içindeki parankima dokusunu kullanarak. Bu güzel ağacın bir de efsanesi var. Nihayet bir hikâye buldum. Önce bu güzeli görelim.

Botswana- Baobab Ağacı
Botsvana- Baobab Ağacı

       Muhtemelen ilk yerli kabileler ağacın gövdesinin kalın dallarını ince görünce kesinlikle bu ağaç tanrıları kızdırmış olmalı ki, tanrılar onu ters yüz etmiş lanetlemiş diyerek ağacı *lanetli ağaç* olarak kabul etmişler. Bir kısım yerliler; Ağaç izinsiz olarak dallarına yerleşen şeytanı kovmak için dallarını sallar buna kızan şeytan da ağacı ters çevirir sonra da bir daha yetişmesin diye tüm genç fidelerini de koparır adı* Şeytan Ağacı* olur.

       Bir başka hikâye rehberimiz Serdar Beyden; Afrikalı yerlilerden adamın biri -Ben bu Afrika’yı sevmedim gideceğim diye söylenip duruyormuş. Adamın bu serzenişini duyan Tanrılar çok kızıyor ve bu çok büyük ağacı yerinden söküp adamın üstüne kafes gibi ters kapatıp kaçmasına engel olurlar. O yüzden şekli böyleymiş.

       Yılda bir kere açan 20 cm boyda olan çiçeği bir gün anca yaşarmış. Meyvesinin etli kısmı yenir ama ekşiymiş, içini kestiniz mi tebeşir tozu gibi olan tozu her derde deva imiş. Portakaldan 8 kat fazla C vitamini, sütten 4 kat fazla kalsiyum ihtiva eder. Yağı iyi bir nemlendiricidir. Meyvesi ülkemizde de varmış. 

       Kabile dönemlerinde insanlar Baobab ağacı ile iç içe yaşamışlar öyle ki Baobab ağacının gövdesini mezar olarak bile kullanmışlar. Kabuklarını soyup halat yapmışlar, kumaş yapımında kullanmışlar. Meyvesini yemişler şifacılar hastalara kullanmış. Kısaca hayatlarına kattıkları bu ağacın uzun yaşamından dolayı ona*Hayat Ağacı*da demişler ki, bana göre en uygun ismi bu olmalı.

       Nihayet Chobe Milli Parkına, parkın Sedudu kapısına geldik. 

       Chobe Milli Parkı; 
       Kapı girişindeki tanıtım tahtasından alıntıdır.

       14 Temmuz 1960’ta av rezervi olarak kuruldu. Daha sonra 3 Ağustos 1967’de ilk milli park olacak şekilde geliştirildi. Botsvana’da en büyük ikinci milli parktır (ilki Kalahari’dir) ve 10.590 kilometrekarelik alanı kaplamaktadır. Dört ana odak noktasını kapsar; önde Floooplains- taşkın su yatağı ormanları ve tik ağacı ormanı ile Chobe nehri. Batıda Savute bölgesi. Kuzeybatıda Linyanti bataklıkları, arada ise yaz ve kış kuru kalan arazi bulunur. Chobe Milli Parkı’nın önemli bir özelliği fil popülasyonudur.

       Jeep safarisi başlıyor der demez inanılmaz güzellikte bir grup Antilopla 🦌 🦌🦌 burun buruna geldik. Yoldan geçmek üzereydiler bizi görünce durakladıkları anda fotoğraflarını çektim. Ne kadar güzel hayvanlar renkler muhteşem, bakışlar ürkek, hepsi dişi çünkü boynuzları yok derken solda kıvrık ve uzun boynuzlarıyla bir erkek ardında dişisi ile İmpala gördüm (son karede) kaçırmadım. Gerçi daha çok görecekmişiz üzülmeyelim. Bu güzeller de suya gidiyor olmalılar.

       Evet suya yaklaşmışız. Su dedim ama Chobe nehri elbette parka da adını vermiş. Chobe Nehri, Angola’nın yaylalarından doğar gelir ve Zambezi ile birleşir en sonunda Viktorya Port’ tan akarlar. Şimdi karadan gidiyoruz ama nehirden de safari yapacağız demiştim. Alttaki fotoğrafta görülen çıplak ağaçlar hep filler yüzünden kurumuş. 🐘 Bu parkın büyüklüğü İzmir kadar, çevredeki doğal koruma alanlarını da dahil edersek Ege Bölgesi kadar bir alan diyebiliriz.

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Bir müddet kıyıdan gideceğiz dikkatle bakınıyoruz. Kıyıya doğru yakın gidince nehirde özel safariye çıkanları gördük ve şansımıza bir de büyük beşlilerden Bufalo çıktı hem de üzerinde Little Egret-Küçük Ak Balıkçıl kuşu birlikte. Bu kuş, Bufalo hareket ettikçe etrafta uçuşan böcekleri yiyerek yaşar. Fotoğrafta pek seçilmiyor ama bir de minik kırmızı gagalı –Red-Billed Queleas kuşu var, bu kuş da Bufalo üstündeki böcekleri yer. Bufalo’ yu bekledik yüzünü görelim diye ama yürüdü gitti. Zaten sulak alanda yaşayan bir cinsi olunca karada rast gelmek zormuş. 🤷‍♀️

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı
       Başka ne görebiliriz diye sessizce sağa sola bakarak ilerliyoruz şoför arada bir yine diğer araba ile irtibatta. Çalılık bir yerden geçiyoruz işte bize bakan bir Kudu. İyice sessizleştik yoksa hemen kaçarmış. Bakışın güzelliği derken bir bakışlık an ve çalılıklarda kayboldu bile.
 
       Kudular Afrika’daki en görkemli hayvanlardan biridir, büyük ve küçük Kudu diye iki türe ayrılmış. Büyük Kudular Dünyanın her yerinde bulunabilirken fotoğrafını eklediğim tip küçük Kudular sadece Güney ve Doğu Afrika’da yaşıyorlar. Bütün olarak göremedik ama vücutlarının yanlarındaki beyaz çizgilerin sayısı da tanımlamaya yardımcı olur. Sarmal boynuzlarından onun erkek olduğunu anlarız. Ama bu boynuzları yüzünden avcıların baş hedefi oluyorlarmış. Bilemedik meğer boynuzlarından kupa yapıyorlarmış.
Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Nehir kenarından devamla sessizce giderken Serdar Bey dikkatli bakınız şu gördüğünüz ağacı Leoparlar 🐆 çok sever, avlanmak için çıktıklarında bu ağacın içinde gizlenir gördüğünüz gibi etrafta bolca dolaşan İmpalaları avlarlar dedi. Eğer bir ağaçta leopar görürseniz asla göz, göze gelmeyiniz ve temkinli bir şekilde sakince yürüyüp gidin dedi. Kendisi böyle bir deneyim yaşamış. Aşağısı İmpala kaynadığına göre avlanmak için saklanan leopar da yok yani. 😁 Allah korusun dedik, ağaç altta.

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Bu arada karşıda görülen yeşillikli alan Sedudu adası. Botsvana bayrağı var. Bir dönem Namibyalılar burası bizim diyor kendi bayraklarını asıyor, Botsvana geliyor kendi bayrağını asıyor. Her ikisinin de deniz kuvvetleri gelip birbirlerinin bayrağını kurşunluyor. 1997 yılında Hollanda aracı olup burası Botsvana’nın diyerek sorunu çözüyor. Sedudu adasının hemen arkası da zaten Namibya.

       Bulunduğumuz alan İmpala sürüsünün bölgesiymiş etrafımız resmen sağlı sollu İmpalalarla çevrili. Nehrin ve vahşi yaşamının güzellikleri anlatılmakla bitmez resmen mest olduk. Baksanıza…    

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       İmpalalar Botsvana’da yaygın olarak bulunurlar. Chobe’nin de bu Kuzey bölgesinde çok yaygınlar. İmpala Afrika’ya özgü orta büyüklükte sayılabilecek bir antiloptur ve Zulu dilinden gelme Gazelle yani ceylan anlamındadır. Uzun süre susuzluğa dayanabilirler. Yaşam alanları açık alanlar ve su kenarlarıdır. Otçul hayvanlardır çalı ve tohumlarla beslenirler, burada muhtemelen dışkılardaki tohumları yiyorlar. 

       Alttaki fotoğrafa dikkatli bakınız İmpalaların arkasında iki yanda bir de kuyruğunda siyah olarak 3 çizgi vardır bunlara *follow me* takip çizgisi deniyor ve birbirlerini kaybetmeden takip ediyorlar. 😁 

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Etraflarında irili ufaklı kuşlar da var hatta kaz var. Önce Kutsal İbis * Sacred Ibis* bizim kelaynak gibi bir aynak türü.

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Mısırlıların kendisine kutsal değer atfettikleri bir kuş. Mısır antik mezarlarında mumyalanmış birçok örneği bulunmuş. Bu kuşların Mısır Tanrısı Thoth’un reenkarnasyonu olduğuna inandıkları için kutsal saymışlar. Kökenleri Mısır’da artık soyları tükenmiş durumda. 

       Çok renkli bir çift kaz gözlem alanımıza girdi, gerçi nehrin az ilerisindeki otlak alanda sürüsü duruyordu. Bu iki eş bize en yakın olanlardı. Bunlar da ne hikmetse Mısır Kazı-*Egyptian Geese* ama yine mısırda soyları tükenmiş.    

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Ben Karayip Korsanına benzettim gözlerinin koyu rengi, maske takmışlar gibi. Mısırda Nil vadisinde yaygın olarak bulundukları dönemde bu renkli görüntüleri nedeniyle 17. yüzyılda İngilizler Aristokrasisine süs hayvanı olarak tanıtır. Zamanla buralardan Avrupa’ya, Amerika’ya ve Yeni Zelanda’ya yayılıyorlar. Mısır papirüslerinde resmedilen insanların başında görülen kuş işte bu kazdır. Bu kazlar istilacı tip olarak görülüyorlar ve çok agresif olabilirlermiş öyle ki, yaşam alanlarına giren dronlara bile saldırdıkları gözlemlenmiş. 😁

       Hemen karşı kıyıda bir grup yapılar var ve karşı kıyı Namibya. Turistik bir lodge, vahşi yaşamla iç, içe konaklama imkânı sunuyormuş.  

Botswana'dan- Namibya'ya bakış.
Botsvana’dan- Namibya’ya bakış.

       Evet güzel bir kahveyi hak ettik diyerek bir ağaç altında mola verdik. Etraf hemen maymunlarla çevrildi, tüm safari gruplarının burada mola verdiğini düşünürsek yiyecek bulma ümidiyle etrafta ajan gibi dolaşıyorlar. 

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Ay inanılmaz ağacın tepesinden bakışlar süper. Anne bir dalda, belli ki, çok çocuk yetiştirmiş hayli yorgun ve de yaşlı. 💞

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Çocuğu başka bir dalda nasıl da masum bakışlar. 

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Neyse fazla yaramazlık yapmadan arkadaşımızın elinden bir parça yiyecek aldı.

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Şirketin ikramı ile kahveler içildi ben etrafa bakınıyorum. Serdar Bey ağaçlarla da ilgilendiğimi görünce bir iki ağaçla ilgili bilgi verdi. Hemen arkamızda olanı çektim. İlk fotoğraf, Sickle bush (İng), sekelbos -Afrikanca, uGagane-Zulu dilindeki adıdır. Tohumları hayvanlar için besleyicidir. Kök ve yaprakları her türlü böcek ısırığına özellikle sivrisinek ve yılan sokmalarında çok etkili bir panzehirdir, yaprağını sür yeterlidir. Bizim Akasya Ağacına çok benziyor. 

       İkinci fotoğraftaki üzeri sanki ur dolu görünümlü Knop ağacı -Türkçe topuz dikeni oluyor. Üstündeki topları koparıp toz haline getiriyorsunuz harika bir antipretik-ateş düşürücü olarak kullanıyorsunuz. Bonzai için uygun, yüksek ısısı nedeniyle odun kömürü yapılıyor, bazı kuş ve böceklere de yuva oluyor. Zürafaların en sevdiği yapraklarını ıspanak gibi yediği ağaçtır.

       Safariye devam işte gerçek bir Babun yavrusuyla oturuyor.

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Çok yavaş ve dikkatle gidiyoruz derken rüyalar gerçek oldu. İnanılmaz güzellikte bir Zürafa salına salına yoldan karşıya geçiyor. Herkes sustu bu ahenkli yürüyüşü seyrediyor. O kadar güzel ki, bir yandan da bize bakıyor ay inanılmaz. Fotoğraflara tıklayınız.

       Heyecan dorukta yakınlarda fil olduğu duyumu geldi. Ama hemen yine çalıların arasında hayli de yakın duran bir Zürafa daha ve bakışı çok tatlı. Sevdiği Ispanağı yiyordu. 😁

33-IMG_1447

       Güzel bir yerli kulübesi ardından yine bir zürafa ama bu kez yüzünü bir türlü dönmedii. 😁

       Ooo hızlıca yoldan karşıya geçip giden bir Fil, kaçmadan hemen yakaladık. Afrika filleri kulaklarının genişliği ile tanınıyorlar.

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       5 dakikadır gidiyoruz etraf İmpala dolu. Ama bu kez erkeklere rast geldik, derken sıcaktan bunalıp ağaç altına sığınmış harika bir fil ailesi gördük. İki çocuklu aile çocuklarını aralarına almışlar ne tatlılar.  

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Gerçekten hayvanları doğal yaşamında görmek çok güzel. Çocukken Ankara hayvanat bahçesine çok giderdik orada gördüğümüzden çok farklı. Ve bir başka aile de şu alttaki ağacın gölgesinde. Bebeleri küçük sanırım yerde yatıyor. Asalak böceklerden korunmak için çamura bulanmışlar ama yine de sıcaktan üstlerinde kurumuş.   

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Ooo harika bir erkek İmpala üzerinde de daha önce Bufalo üzerinde görüp çok seçemediğim minik kırmızı gagalı –Red-Billed Queleas kuşu var. Vahşi yaşam rehberimiz Serdar Bey kuşu tanıtmıştı. Ondan öğrendiğim kadar, buradaki çalılıklarda büyükten küçüğe çeşitli hayvan ve kuş türleri mevcut ve hepsi de karşılıklı ilişki içinde bir simbiyozisin parçasıdırlar. Yani farklı biyolojik tür arasındaki yararlı etkileşim, birlikte yaşam veya paraziter ilişki diyebiliriz. Bu kırmızı gagalı öküz kakanlar da büyük memelilerin sırtında kene aramak için bulunurlar, beslenmedikleri zaman da sığırcıklar gibi dallarda gruplar halinde bulunurlar. Şu güzelliğe bakınız. 

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Kara safarisi bitiyor Kasane kasabasına gidiyoruz. Öğle yemeğini Chobe Marina Lodge’da aldıktan sonra Chobe nehrinde tekne ile safariye çıkacağız. Kasane yolundan görüntüler.

       Chobe marinaya geldik. Güzel yemyeşil bir ortam yemekler bize uygundu. Genelde meyve ağırlıklı yedik. Şöyle bir görelim.

       Gezi teknemiz, Önder’im çantamızı yüklenmiş binmek üzere grup zaten hazır safari başlasın. 💃💃😁💃

Botswana- Chobe Nehri
Botsvana- Chobe Nehri

       En sevdiğim şeydir tekne gezintisi hava zaten çok sıcak biraz esinti iyi gelecek. Bakalım su aygırı, timsah falan görebilecek miyiz? Fillerin de bir bölgesi varmış kesinlikle görecekmişiz. Haydi gidiyoruz arkada bıraktığımız manzara muhteşem. Fotoğrafa tıklayınız.

       Kıyıdan güzel bir görüntü.

Botswana- Chobe Nehri
Botsvana- Chobe Nehri

       Nehirde olunca dalga yok tekne nazlı nazlı gidiyor etrafı izleyerek gidiyoruz. Sel sularının getirdiği çamurlar kurak mevsimde toza dönüştüğü için kırmızı renkli olan topraklardaki yaptığımız tozlu safariden sonra, denizlere ulaşmayan nehirlerin olduğu bu yöre bana rüya gibi geldi. Kıyıdan gidiyoruz her an bir yaban hayvanı görebiliriz. Ancak ormanların kralı aslandır, leoparlar görebilir miyiz? demeyin mümkün olmayabilir onlar zaten çekingen hayvanlardır diyen rehberimize arada kulak veriyoruz.

       Afrika’nın güneşi felaket yakar aman dikkat diyen rehberimizi ne kadar dinlesem de fotoğraf çekmek için fırsat kollayan ben güneşe hiç aldırmadım. İşte unutmayın nerede çıplak ağaç görürseniz (alttaki fotoğraf gibi) orada filler vardır ve nerede çok palmiye ağacı varsa oradan da filler geçmiştir. Zira hurmanın çekirdeğini hazmedemez dışkılarlar. Ayrıca fil dışkısı yani tezek sayılır kurusunu yakınca dumanından dolayı sivrisinek kovucudur keşke biraz alsa mıydık? 😁 Botswana- Chobe Nehri

       Çıplak ve yıkılmış ağaç görünce filler yakın olmalı dedik bir gezi grubu daha İmpalaları gözlüyor. Ve çamur banyosu yapmaya gelen bir fil ailesi daha. Nehir gezisinde çok sevindim hayvanlara daha çok yaklaşabiliyoruz.  

       Ne kadar güzeller, kaptan bizden yana sağ olsun iyice yaklaştı, yavruları seçmek daha kolay oldu. Teyzeler iş başında çamur banyosu nasıl yapılır, çocuklara anlatıyor olmalılar.

51-IMG_1562

       Nehir gezimizin gidiş güzergahı bitti şimdi geri dönüyoruz ama nehrin yarısı Botsvana diğer yarısı Namibya demiştim, dönüş yolumuz Namibya kıyılarına yakın olacak. Ve eğer sudan kafalarını çıkarıp bize bakarlarsa Hipopotam-Su Aygırlarını 🦛 görebilirmişiz. Ya kısmet der demez arkamızdaki deltada Hipopotamları gördük. Ama çok utangaç tipler gibi bakıp bakıp suya dalıyorlar inanılmaz.  

Botswana- Chobe Nehri
Botsvana- Chobe Nehri

       Sazlıkların içine girip kayboluyor sonra bir daha çıkıyorlar. Olsun bu kadarcık olsa da gördük.

       Başka ne görebiliriz dedik rehberimiz fazla yanaşamayız ama deltada Bufalo da göreceğiz dedi. Bu arada deltanın genişliğine bakalım. Derken sazlıkların arasındaki topraklı yerde Bufalo sürüsü gördük gerçekten çoklar, ama yaklaşamadık zira önümüzde batıp çıkan hipopotamlar olabilirdi. Sizler de fotoğraflara tıklarsanız büyütüp görebilirsiniz.

       Malum geri dönüşe geçmiştik etrafta özel sürat motorları görülmeye başladı biz de hızlandık sayılır manzara harika ve burada nehir yüzer pansiyonu gördük.

       Namibya kıyısına iyice yaklaşmaya başlıyoruz. Sınır nehrin tam ortasından geçiyor ama yine de kıyıya çıkmadıkça sorun olmuyormuş. Namibya kıyısında da harika bir lodge-orman evleri var. Keşke kalabilseydik, sabahları vahşi hayvanların sesleri ile uyanmak değişik olabilirdi. Ya da Günbatımı izlemek harika olurdu. Hayal edin işte ben fotoğrafını ekliyorum.

       Ve Botsvana Chobe Marina Lodge’a dönüşte yaramazlık yapıp sonra yüzerek kıyıya çıkan filleri gördük. 😁

       Bu kez gerçek bir safari oldu dedik ve çok keyif aldık. Chobe nehri rengi ve sakinliği ile bize huzur da verdi. Botsvana’ya böyle veda ediyoruz. 

Borswana- Chobe Milli parkı
Botsvana- Chobe Milli parkı

       Yolumuz yine Zimbabwe çünkü Victoria Şelalesini bir de Zambiya’dan görmek için o çok güzel köprüyü yürüyerek geçeceğiz. Sizlere de veda etmeden önce bir fotoğraf seçkisi sunuyorum burada fazla yer işgal etmesin diye neyse umarım ilginizi çekebilir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

       Bugün geceyi Zimbabwe’de geçiriyoruz. Yarın sabah iki ülkeyi ayıran Victoria Falls Bridge-Viktorya Şelalesi köprüsünden yaya olarak geçerek Zambiya’da buluşuncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞