SALTA
Arjantin gezimizin 3. günü, 16 Şubat 2025. Sabah erken saatlerde kahvaltımızı yaptıktan sonra otelimizden ayrılıyoruz. Arjantin’in kuzey ucuna doğru yerel havayollarıyla yaklaşık iki saatlik bir uçuşun ardından Salta Eyaleti’ndeki Martín Miguel de Güemes Uluslararası Havalimanı’na iniş yaptık.


Yerel rehberle tanışma sonrası arabamıza binip Salta merkeze doğru yola çıktık. Havalimanı ile merkez arası çok kısa, 7 km kadarmış. Yolda anlatılanlarla ben de biraz devam edeyim…
Salta Eyaleti’nin başkenti olan Salta şehri, 16. yüzyılda (1582’de) İspanyol Kraliyeti’nin isteğiyle kurulmuş. Vali Francisco Álvarez de Toledo, Hernando de Lerma Polanco’ya Salta’yı kurması için emir vermiş. Böylece Salta, And Dağları’nın Lerma Vadisi’nde, 1185 metre yükseklikte kurulmuş. General Martín Miguel de Güemes, Arjantin Bağımsızlık Savaşı sırasında Salta’yı askeri üs olarak kullanmış. Bugün ise Arjantin’in en popüler turizm merkezlerinden biri. Tarihte bilinen ilk sakinleri İnkalar olan Salta’nın adı da onlardan geliyor. Salta La Linda, yani Güzel Salta anlamında. Burada da bir hikâye yakaladım sayılır… Bilirsiniz, severim.
Salta isminin nereden geldiği konusunda birkaç farklı hikâye, daha doğrusu rivayet var. En hoşuma gideni de şu oldu: Vaktiyle bu vadide o kadar çok küçük akarsu, doğal su yatağı ve bataklık varmış ki insanlar yürürken sürekli bir şeylerin üzerinden atlamak, zıplamak zorunda kalırmış. Bu yüzden bölgeye “zıplamak” fiiliyle ilişkilendirilen bir ad *Salta* verildiği söyleniyor. Bir diğer rivayet ise Aymara diline dayanıyor; Sagta kelimesi “güzel yer” demekmiş. Zamanla halkın dilinde döne döne bugünkü Salta hâlini almış. Hangisi doğru bilmiyorum ama ikisi de şehrin ruhuna hiç fena yakışmıyor doğrusu.
İnkalar Quichua dili konuşuyormuş (Keçuva diye okunuyor) ama etkisi zamanla azalmış. Arjantin’in güney kısmında daha yaygınmış. Günlük hayatta ise İspanyolca ağırlıkta. Çevrede daha çok Bolivya, Şili ve Peru’da Aymaraca konuşuluyormuş.
Salta, vilayet olarak başlangıçta Peru Valiliği’ne bağlıyken daha sonra yeni kurulan Rio de la Plata Valiliği’ne bağlanmış. İspanyollar döneminde ise 1700’lerde kurulan Salta del Tucumán eyaletine başkent yapılmış.
Merkeze geldik. Arabadan indik ve biraz yürüyüp, bir köşesinde çok güzel bir park bulunan küçük bir meydanın — bir nevi dört yol ağzının — olduğu yere geldik. Plaza 9 de Julio olarak anılıyor. Hava çok sıcak ama heyecanla etrafa bakınıyorum. Ortam o kadar keyifli ki… Etraftaki kafeler hem çok modern hem de tarihi dokuya uyumlu. Birçok koloni şehri gezdik; hepsinin ortak özelliği dönemden kalma mimari yapıyı hiç bozmadan korumak olmuş. Salta da bunlardan biri…
Rehberimiz, “Önce ilerdeki muhteşem yapıyı bir görelim, sonra park ve çevresindeki tarihi binaları size tanıtayım” dedi ve devam etti: Her köşede bir kilise görebilirsiniz, şaşırmayın. Çünkü Salta, Arjantin’in en dindar şehridir…
Köşedeki parkın yanından yukarı doğru çıkıyoruz. Parkın adı Plaza 9 de Julio. Salta’nın kalbi gibi… Hem şehrin buluşma noktası hem de tarihi dokunun başlangıcı. Bu parkın kenarından yukarı uzanan caddenin adı ise Caseros. Tarihi binaların pek çoğu bu cadde boyunca sıralı olduğu için Caseros Caddesi şehirde ayrı bir önem taşıyor.
Rehberimiz haklıydı. İlk fotoğrafta, parkın arka tarafından ağaçların arasından bir kilisenin kulesini fark ettim bile. Biraz daha yürüyüp ikinci fotoğraftaki dört yol ağzına gelince karşımda muhteşem bir kule belirdi. İyi bir fotoğraf için herkesten önce koştum. 😁 Salta’nın en süslü, en görkemli kiliselerinden biri olan San Francisco Kilisesi karşımdaydı…


San Francisco Bazilikası’nın renkleri o kadar çarpıcı ki hayran kalmamak mümkün değil. Fotoğraflara bakınız…
Salta şehri ilk kurulurken Fransiskenlere de bu bölge gösterilmiş ve “buraya yerleşin” denmiş. İşte bu bazilika ve çevresi, Fransiskenlerin Salta’daki ilk yerleşim yeriymiş.
Peki kim bu Fransiskenler derseniz; İtalya’nın Assisi kasabasında doğan bir rahip olan Aziz Francesco’nun kurduğu bir tarikata mensuplar. Felsefeleri çok sade: yoksul bir yaşam sürmek ve İncil’i özellikle fakir halka anlatmak. Unutmadan yazayım. Aziz İtalyan olduğu için Francesco yazılıyor, burada İspanyolca konuşulduğu için Aziz Francisco diye yazacağım. Zaten genelde öyleymiş.
Assisili Francesco’nun misyonerlik faaliyetleri için geldiğinde Salta’ya yerleştiği ve bu kilisenin temellerini attığı söyleniyor. Bugün gördüğümüz gösterişli San Francisco Kilisesi ise o ilk mütevazı yerleşimin, zaman içinde büyüyüp gelişmiş hâli. Geçirdiği yangınlar ve yıkımlar sonucunda aynı kilise üçüncü kez inşa edilmiş.
Pazar günüydü, gezemedik; geç kalmışız, 13:00’te kapanmış… Biz geldiğimizde saat 14:00’tü. Tekrar açılış saati 15:00. Kısmetten öte yol yok…

Kilisenin önündeki heykel, altta paylaştığım ilk fotoğrafta görülen; Fransisken tarikatının kurucusu olan St. Francis of Assisi’ye aitmiş. San Francisco Kilisesi’nin en dikkat çeken bölümü ise 54 metre yüksekliğindeki muhteşem çan kulesi; ikinci fotoğrafta görülebiliyor. Üst üste yerleştirilmiş dört ayrı kule gibi tasarlanan bu yapı, şehre uzaktan bile kendini gösteriyor. Kuledeki devasa çanın adı Campana de la Patria; bağımsızlık savaşında kullanılan topların eritilerek döküldüğü söyleniyor.
Hemen yanındaki bina — üstteki fotoğrafın sağında daha net görünen yapı — bugün bir manastır. Aynı zamanda çok değerli kutsal emanetlerin sergilendiği “Kutsal Sanat Müzesi” olarak da kullanılıyormuş.


Merkeze doğru inişe geçtik. Yol boyunca lüks sayılabilecek giyim mağazalarının vitrinlerine bakarak ilerlerken, 1926 yapımı sade mimarisiyle, Salta’nın sömürge dönemine ait en önemli yapılarından biri olan Cabildo de Salta’ya geldik.
Cabildo de Salta, 1821 ile 1880 yılları arasında hükümet binası olarak kullanılmış. İlk fotoğrafta gördüğünüz kule, binadan bağımsız olarak inşa edilmiş. Bunun nedeni, bugün artık yerinde olmayan ancak o yıllarda üzerinde bulunan ve İsa Kilisesi’nden sökülerek, halkın daha rahat görebilmesi için buraya yerleştirilen saatmiş. Bir dönem ticari nedenlerle satılan yapı, 1900’lü yıllarda hükümet tarafından yeniden satın alınmış; yapılan restorasyonun ardından Ulusal Tarihi Anıt olarak ziyarete açılmış.
Eustoquio Díaz Vélez, Salta eyaletinin askerî valisi olarak buraya atandığında ilk işi Arjantin Bayrağı’nı göndere çekmek olur. Ve Arjantin tarihine, binasına bayrak çekilen ikinci belediye binası Salta Cabildo’su olarak kaydedilir.
Cabildo’dan hemen sola dönünce küçük bir meydana çıkıyoruz. Burası, sömürge döneminin izlerini taşıyan Plazoleta IV Siglos. Meydanın ortasında yer alan heykel, Peru’nun 5. Valisi olan Francisco Álvarez de Toledo’ya ait. Hani yukarıda bahsetmiştim ya, Salta’yı kurması için Hernando de Lerma Polanco’ya emri veren vali… İşte o kişi. 👍 Heykel de, kentin kuruluşunun 400. yılı anısına, 1982 yılında dikilmiş.


Öğlen oldu, acıktık. Plaza 9 de Julio Meydanı’ndaki park da hemen yanımızdaydı. Azığımız yanımızdaydı; bir banka kurulduk. Karşımızda ise görkemiyle Juan Antonio Álvarez de Arenales Anıtı yükseliyordu.


Juan Antonio Álvarez de Arenales, Arjantin’in bağımsızlık mücadelesinde önemli rol oynamış seçkin bir generalmiş. Bir dönem Salta Valiliği de yapmış. Anıt, 1919 yılında merkezi hükümet tarafından açılmış. Kaidesi üzerinde, atı ile kuzey yönüne doğru konumlandırılmış. Anıtta yer alan kadın figürleri ise Bağımsızlık Yasası’nı imzalayan 13 eyaleti temsil ediyormuş.
Parkın etrafı önemli tarihi yapılarla çevrili. Biz parkın güney tarafından çıktık; tabelaya bakılırsa burası Bartolomé Mitre Caddesi. Alttaki fotoğrafta da göreceksiniz, son derece gösterişli binaların sıralandığı bir cadde burası.
Neler var derseniz; Amerikan Kültür Merkezi, alt katında hoş bir kafesi olan zarif bir bina, hemen yanında Continental Otel… Ve renkleriyle insanın dönüp bir daha baktığı, altında kulüp ve kafelerin bulunduğu harika bir yapı: MAAM. Türkçesiyle Yüksek İrtifa Arkeoloji Müzesi, kısaca herkesin dediği gibi MAAM. Açılımı: Museo de Arqueología de Alta Montaña.
Salta’dayız ama müze gezememe gibi bir durumumuz var ne yazık ki. Ayrıca fotoğraf çekmek yasak denince bütün hevesim de kaçıyor. Bu müze oldukça ilginçmiş; İnkalar’da da reenkarnasyon gibi tekrar hayata döneceklerine dair bir inanç olduğundan, bulunan cesetler cenin pozisyonunda gömülmüş… Ayrıca rehberimiz, “Camlı bir dolap içinde sadece bir çocuğun mumyalanmış hâlini göreceksiniz,” deyince biz de içeri girmekten vazgeçip anlatılanlarla yetinmeyi tercih ettik.
Kısa bir bilgi aktarayım: Llullaillaco Yanardağı’nda, genç bir kadın ve iki çocuk, bedenleri neredeyse hiç bozulmadan bulunmuş. Yapılan incelemelerde, bunların İnkalar’ın Capacocha adı verilen çocuk kurban törenlerine ait olduğu anlaşılmış. Hava ile temas ettiklerinde bozulmamaları için uzun uğraşlar verilmiş ve sonunda Salta’daki bu müzede, özel soğutmalı bir vitrinde sergilenmeye başlanmış. Alttaki sarı bina, ilk fotoğrafta gördüğünüz işte bu MAAM binası.
Hemen karşı caddede ise pembe rengiyle göz alan bir kilise var; ikinci fotoğrafta göreceksiniz. MAAM binasına biraz mesafeli olsa da iki kulesi de net biçimde seçiliyor. Ona birazdan daha yakından bakacağız… Önce bir görelim, sonra anlatırım.


Salta Katedrali; bana göre Salta’nın en güzel katedrali. Pembe rengi ve yaldızlı süslemeleriyle son derece göz alıcı. İtalyanlar tarafından 18. yüzyılda, 1882’de tamamlanan bu barok güzellik, Salta tarihindeki depremlerden nasibini almış. İlk yapımı 1582 yılına dayanıyor ve her yıkılışın ardından aynı yerde yeniden inşa edilmiş. Bizim Ayasofya’mız gibi. 1941 yılında Ulusal Tarihi Anıt ilan edilmiş.
İkiz kulelerinden, fotoğrafa göre sol taraftakinde bir saat, sağ taraftaki kulenin iki katında ise çanlar var. Girişi bu kez yan taraftaydı; ancak biz içeri girmedik.
Katedral aynı zamanda bir bazilika, yani kutsal emanetleri barındırıyor. İçeride bazilikayı gezen arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarı ile Çarmıha Gerilmiş İsa ve Meryem Ana heykelleri varmış. Ayrıca Arjantin’in kahramanlarından Martín Miguel de Güemes, Álvarez de Arenales ve Arvarado’nun külleri de burada saklanıyormuş.
Salta’nın oldukça dindar bir şehir olduğunu söylemiştik; halkın büyük çoğunluğu Katolik. Katedral Vatikan’a bağlı ve piskoposlar da doğal olarak Vatikan tarafından atanıyor.
Bu güzel katedralin hemen yanında, fotoğrafta da göreceğiniz, ahşap cumbasıyla dikkat çeken bir yapı bulunuyor. (Balkon ise ben balkona benzetemedim doğrusu.) Burası piskoposun sarayı. Papa II. John Paul, 1987 yılındaki ziyaretinde bu cumbadan halka seslenmiş. Ardından da ona ithafen hemen önüne heykeli dikilmiş.
İkinci fotoğraf, bazilikanın arkasında, Belgrano Caddesi üzerinde bulunan Katedral Müzesi’ni gösteriyor. Önünde, kucağında bir çocukla Meryem Ana heykeli var. Altında “Barış Kraliçesi, bizim için dua et” yazıyor. Salta, güçlü depremler yaşamış bir şehir. Meryem’in mucizesine inanıyorlar. Onu da öğrendim, hemen yazayım.


Bilir misiniz, mucizeleri, hikâyeleri severim; bulursam da kaçırmaz, yazarım.
Evet, Salta’da depremlerle ilişkilendirilen mucizevi bir inanç hikâyesi var. Her şey 1592 yılında, kuzeyde bir eyalet olan Tucumán Piskoposu’nun, Salta Kilisesi’ne gönderdiği bir hediyeyle başlıyor.
İspanya’dan gönderildiği söylenen Çarmıha Gerilmiş İsa ve Meryem Ana İnmaculada (günahtan arınmış demekmiş) heykelleri… Bu heykeller tahtadan yapılmış ve kimsenin bilmediği bir şekilde sandık içinde Amerika’ya gelmişler. Rivayet bu ya, sandıklar daha sonra Peru’daki bir limana denizden yüzerek ulaşmış. Tam bir mucize… Zira onları hangi geminin getirdiği bilinmiyor.
Heykeller uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından, Tucumán Piskoposu tarafından Salta’ya ulaştırılıyor. Ancak neredeyse yüz yıl boyunca, kilisenin bir köşesinde, fazla ilgi görmeden kalıyorlar.
1692 yılına gelindiğinde ise şehir art arda şiddetli depremlerle sarsılıyor. Yakınlardaki bir kent tamamen yıkılıyor; Salta’da da korku ve panik hâkim. Tam bu günlerde, kilisenin ana sunağında yüksek bir yerde duran Meryem Ana heykeli, düştüğü yerde, hiçbir şey olmamış halde bulunuyor. Yüzü ve elleri zarar görmemiş ama rengi solmuş; sanki acı çekmiş gibiymiş.
Heykel bir evde sabaha kadar dualarla bekletiliyor. Ertesi gün kilisenin önüne çıkarılıyor ve halkın gözü önünde yüzünün rengi değişmeye devam ediyor. İşte o andan sonra halk ona Virgen del Milagro- Mucizeler Meryem’i demeye başlıyor.
Rivayet bu ya; kilisenin Cizvit papazı, gördüğü bir rüyada, saygıda kusur ettikleri İsa heykelini köşede unuttuklarını, halkın görmesi için şehirde bir tören alayıyla dolaştırmadıklarını fark ediyor. Depremlerin sürmesini de buna bağlıyor. Eğer bu değeri verirlerse, Meryem Ana’nın İsa’ya yakarışıyla Salta’nın kurtulacağına dair bir işaret aldığını, adeta bir vahiy gibi kabul ediyor.
Çarmıhtaki İsa heykeli kiliseden çıkarılıyor. İsa ve Meryem heykelleri birlikte, dua ve yakarışlarla sokaklarda dolaştırılıyor. Ve tam da bu sırada, depremler duruyor. Mucize gerçekleşmiştir.
O günden sonra bu inanç hiç kaybolmuyor. Hatta bugün hâlâ, her yıl 15 Eylül’de, yüz binlerce insan Salta sokaklarında bu iki kutsal heykelin ardından yürüyormuş. Mucizeler Meryem’i, artık sadece bir dini figür değil; Salta’nın sonsuz koruyucusu. 🌟🌟
Biraz da Salta’nın Arnavut kaldırımlı sokaklarını gezelim dedik. Arnavut kaldırımlı sokakları oldum olası sevmişimdir. Bana hep eski İstanbul’u, Üsküdar’ı ve rahmetli babaannemi hatırlatır. Caseros Caddesi boyunca aşağıya doğru yürüdük. Çok güzel evler var ama havadaki elektrik vb. teller yüzünden etraf pek görünmüyor. 😁 Aynısını Hindistan’da da yaşamıştık. Vitrinlerde ise çok güzel kıyafetler vardı.



Devam ediyoruz… Fazla gidemeyeceğiz galiba; Salta’da daha görülecek yerler varmış. Son fotoğraflarımı ekleyeyim. Baştaki güzel bina bir bankaymış. Yerel bir otobüs gördüm, onu da kaçırmadım. Sokaklarda genelde turistler var, yerli halkı pek göremedim. Muhtemelen pazar günü oluşu ya da havanın çok sıcak olması etkilemiştir. Ben de halktan bir kadın görünce kaçırmadım; son fotoğrafımda o da var. 😊



Artık buluşma yerine doğru giderken, aşağıda eklediğim fotoğrafta sonradan dikkatimi çeken bir heykel çok hoşuma gitti. Kafeye doğru, arkası dönük oturmuş. Ne için konmuş olabilir? diye düşündüm. Yakından da bir kare aldım. Omzu, başı ve eli parlamıştı 😁 Ben de hemen bir yorumda bulundum: Oturmuş, hayatı seyrediyor; acele yok, bereket var. Evet, neden olmasın… biraz hayal edelim yeter. 😉


Evet, buluşma yerine geldik. Arabamız gelmiş; bindik. Yolda bir tarihi kilise daha var. Birkaç kare aldık.
San Bernardo Katedrali–Manastırı; Bazı binalar vardır, içine girmesen bile sana bir şeyler fısıldar. İşte burası onlardan biri. Salta’nın en eski yapılarından… Yüzyıllar boyunca inziva yeri olmuş, hastane olmuş; deprem görmüş, yıkılmış, yeniden ayağa kalkmış.


Önce Aziz Bernard’a adanmış küçük bir sığınakmış. Yanına bir hastane eklenmiş, sonra 1692 depremi gelmiş… Yıkmış ama tamamen silememiş. Yavaş yavaş onarılmış; kapıları kapanmış, yeniden açılmış. İsimleri değişmiş ama ruhu kalmış.
19. yüzyılda Karmelit rahibeler gelmiş, yapı bu kez bir manastıra dönüşmüş. Bugün gördüğümüz kapı ise sanki bütün bu yaşananları hatırlatmak ister gibi: 1762’den kalma, keçiboynuzu ağacından oyulmuş, sessiz ama vakur. Salta’da bazı yapılar süslü, bazıları gösterişli olsa da San Bernardo hâlâ burada ve hâlâ içinde rahibeler yaşıyor
Evet, arabamıza bindik. Salta’nın bu tarihi güzelliğini bir de tepeden görelim diyen rehberimizle yola devam ediyoruz. Çok uzak değil; sadece 4 km. Teleferikle de çıkılabiliyor, tabii yürüyerek de mümkün… Şayet bin küsur basamağı göze alırsanız. Bizim öyle geniş bir zamanımız yok; arabayla çıkıyoruz. 😁Hava kapatıyor, 🌥️ yağmur gelecek gibi. Yoldan görüntülerle devam edelim. Salta’nın dış mahallelerinden bir kare. Teleferik 🚠 de göründü bile.


Hayli dolambaçlı yollardan geçerek nihayet San Bernardo Tepesi’ne çıktık. Şehrin gürültüsü buraya kadar çıkamıyor; sanki sesler yolda yorulup kalmış.
Ağaçlıklı, şehrin sıcağından kaçıp serinlemek için harika bir yer. Yapay bir de şelale yapmışlar. Salta’nın şairlerinden Emilio Vinals’ın Salta için yazdığı çok güzel bir şiiri de panoya asmışlar.
Ama önce ben size Gaby Morales ft Lazaro Caballero’dan *LA LİNDA* dinletmek istiyorum. Seveceğinizden eminim ritmi çok güzel. Salta’ya yakışan bir şarkı.
Birkaç dize paylaşayım bakınız ne kadar kalpten.
Rüzgarda uçuşan bir samba ezgisi duyduğumda
Herkes ona “La Linda” diyor.
Gururla ona şarkı söylemek istiyorum.
Sevgiyle sesim ona şarkı söylüyor
Beni ayırabilecek hiçbir mesafe yok Bu sevgili topraktan
Seni göğsümde hissedersem Ezgimi gururla savunurum….
Bu sambayı bugün ona vermek istiyorum
Salta’ma, “La Linda”ya… 💞 💞 💞


Salta’yı anlatırken “zıplamak” ile özdeşleştirmiştim ya… Şair de aynen öyle söylüyor: “Zıpla güzel Salta”.
Panodaki şiir, Emilio Vinals’ın *“Salta la Linda”*sı… Daha başında Salta’yı, dünyayı dolaşan herkese seslenerek anlatıyor. Bu topraklara yolu düşen gezginin; vadilerle, dağlarla, yeşillikle, inançla, emekle ve geçmişle yoğrulmuş bir şehre geldiğini söylüyor. Salta’nın sokaklarını, demir işlemeli balkonlarını, tepelerden doğan güneşi, şehrin üzerine eğilen dağlarını tek tek hatırlatıyor.
Şiirin sonlarına doğru ise söz bize, yani Dünya gezginlerine dönüyor. Salta’nın aceleyi sevmeyen dinginliğinin, insanın yorgun ruhunu onardığını; buradan ayrılırken bakışlarımızda bir veda, içimizdeyse bir huzur kalacağını fısıldıyor. Ve diyor ki: İşte bu yüzden Salta’ya “Salta La Linda”, yani Güzel Salta deniyor.
Teleferikle çıkanları izleyip biz inişe geçiyoruz. Salta aşağıda, hiç acele etmeden yayılıyor. Evler sakin, sokaklar birbirine sokulmuş; yollar sanki yine Plaza 9 de Julio’ya varıyor. Yeşilin kucağındaki vadi ve sessizliği tamamlayan mezarlık…
Tepeden bakınca insanın içindeki telaş da geride kalıyor. San Bernardo’nun hediyesi manzara değil; dinginlik.


Son bir durak, Salta yazısının önünde bir anı fotoğrafı… 🥰

Gün bitmedi ama bu şehirle vedalaşıyoruz.
Yol bizi şimdi Jujuy’a çağırıyor. Jujuy’da görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalın diyorum. 💞💞💞












































































































































































































































































































































































































































































































Bu çarşı da önceleri kitapçıların yoğun olduğu yermiş. Bu nedenle adı Telpak Furushon değil *Kitab-Furushon*muş. Aslında Telpak koyun yününden yapılan bizim bildiğimiz kalpak anlamındadır dolayısıyla çarşıya * kalpak tüccarlarının çarşısı* da denebilirmiş. 🤔 Bence de uygun her yer kalpak dolu. Zamanla çarşıda incik, boncuk, şapka, kalpak, şal gibi eşyalar da satılmaya başlanmış. 
































































































































Buradan yine Güney Afrika’ya Johannesburg’a uçacağız zira daha önce yazmıştım; İstanbul’a dönüşümüz Johannesburg’dan olacak. Uçak vakti çok geç saatte olunca aynı gün Joburg şehir turumuzu panoramik yapacağız demiş ve bütünlüğü sağlamak adına da Jozi-Joburg- Johannesburg şehir gezimizin son gününü daha önce




























